Eşi Sabahattin Ali’yi son derece kuşkulu bir cinayet sonucunda yitiren Aliye Ali, eski dost,
yeni bakan Samet Ağaoğlu’nu 1950’li yılların başında makamında bir kaç kez ziyaret etmiştir.
Bunun nedeni, öncelikle, karşı karşıya bulunduğu çok çetin ekonomik koşullarda kızıyla birlikte ayakta kalmasının düzenli bir işe bağlı olduğunu görmesidir. Farkındalığını da alabildiğine zor yollardan, doğrudan yaşayarak kazanmıştır.
Yazarın ölümünü hemen izleyen günlerde, önce, Onun alacaklarını tahsile çalışmış, her defasında “ daha fazla” olduğu söylenen borçlar yüzünden bu girişimi sonuçsuz kalmıştır.
Hiçbir ropörtajında, kapısında bir kaç kez de icra memurlarını gördüğünü söylemeyi “ nedense” unutmaz. Kendisine duygusal olarak belli ki çok zor gelen bu süreçte, Sabahattin Ali’nin zenginliğiyle bilinen kütüphanesini bile gözden çıkartmıştır.
Yazık ki bir bölümü son derece ender bulunan bu değerli kitapları da farklı alıcılara parça parça satmak zorunda kalmış, maddi açıdan beklentilerini de tam karşılayamamıştır.
İşte bu noktada “ yaşam mücadelesi” kapsamında, geçmişte giysilerini diktirdiği terzinin yanındaki çıraklığı ile eşinin daktilosunda kendi kendine edindiği on parmak yazma becerisini de belirtmek gerekir.
Kısaca geçinmek uğruna akla gelen yolların hepsi denenip tüketildikten sonra, Ağaoğlu’na çaresizlikten başvurulduğu bellidir.
Çekingen tutumunun gerekçelerini anlayabilmek için Aliye hanımın değer sistemi hakkında bazı temel bilgilere sahip olmak gerekir. Söz gelimi ne zaman o dönemde çektiği sıkıntılardan dem vurulacak olsa ilkeleri ve öncelikleri bakımından, konuyu, araya giren yıllardan asla etkilenmeden ve hiç değiştirmeden değerlendirdiği hep dikkati çekmiştir.“
Kimseye avuç açmadık. Anısını lekeleyecek bir davranışta bulunmadık. Acı çektik ama yakınmadık”
Elimizdeki bu ve benzeri ipuçları, kendisine cesaret veren bazı vaadler olmasaydı, bakanla görüşmesinin aslında hiç gerçekleşmeyebileceğini göstermektedir.
Nitekim Samet Ağaoğlu’na teşekkür etmekle yetinen Aliye Ali’nin tersine, bakanın kendisi, yıllar sonra yayınlanan anılarında, o yüreklendirici sırrın ne olduğunu, dolaylı da olsa açıklamıştır.
Aktardığına göre,1934 yılında, Sabahattin Ali, Ağaoğlu’na gülerek, sosyalizm ya da komünizm geldiğinde,
onun gibilerin yaşatılacağını pek sanmadığını söylemiş.
Samet Ağaoğlu da yazdığına göre buna hiç kırılıp kızmamış çünkü zaten taban tabana karşıt tezleri savunan iki aydın olarak, aralarında hem olgunlukla yapılan ciddi tartışmalar hem de böyle şaka yollu tehditler hiç eksik olmazmış.
O, çok önemli dakikaları öncekilerden ayıran ise Ağaoğlu’nun bu kez, gülüp geçmek yerine “ buna pek ihtimal vermiyorum ama senin başına bir şey gelirse, eşin Aliye hanım, bana gelmekten hiçbir zaman çekinmesin” demesiymiş. ( Bkz. Samet Ağaoğlu, Siyâsi Günlük)
Gerçekten de yasal bir sözleşme yapılmış gibi, gereği sadakatle yerine getirilmiş bu ifade sonucunda
Aliye hanım önce Başbakanlık Murakabe Heyetinde, oradaki işine bir bahaneyle son verilse de Devlet İstatistik Enstitüsünde iş bulabilmiştir. Aldığı destekten daima minnetle söz eden Aliye Ali, açıklamalarında yine de ikinci gidişinde görüşmeyi başaramadığını, üçüncüde ise nâzik ama soğuk bir davranışla karşılaştığını belirtmekten kendisini alamamıştır. Bir bakıma “ sözümü tutacağım ama uzun durun” mesajı verildiği yolundaki yorumu, sonraki olaylar tarafından da doğrulanmıştır.
Söz gelimi bu, ikili arasında gerçekleşen son görüşme olmuştur. Oysa doğal ömrünü tamamlayamadan, bu topraklara dair dağarcığındaki nice öyküyü anlatamadan canına kast edilmiş bir arkadaşın ailesini hiç aramamak belli ki Ağaoğlu’nun tipik davranışı değildir.
Kaldı ki Sabahattin Ali’nin dünya görüşünü bilerek onunla yakınlaştığı, gereğinde eşine sahip çıkma sözünü de, kimse kendisinden istemeden verdiği bir gerçektir.
Oysa şimdi destek sunarken izlediği yol, ancak işlevsel ama uzak olarak nitelenebilir. Tutumunun en belirleyici özelliği, yardımının “ balık tutmayı öğretmek” türünden kendini yeniden yeniden üretebilmesi ama Türkiye’nin yeni bakanının Ali ailesiyle tanışıklığını pek sezdirmemesidir. Böyle bir durumda bunun nedenini sorgulamak hem aklın işleyişinin doğal sonucudur, hem de olayların ana hatlarıyla aydınlatılması için son derece gereklidir. Her şeyden önce konu, aslında Samet Ağaoğlunun olumlu ama temkinli yaklaşımı da olmayıp davranışındaki ikili eğilimin nedenleri üzerinden daha kapsamlı, daha toplumsal gerçeklere ulaşma umududur.
Ne de olsa burada, her hangi birinden değil, Cumhuriyet tarihinin en keskin politik kırılması sırasında, ülkeyi yöneten ekibin en üst düzeydeki belirli bir isminden söz ediyoruz. Bunun anlamı, kendisinin açık ya da gizli pek çok önemli bilgiye erişim gücünde olduğudur. Gerçi tavrındaki kararsızlığın, benzer durumlarda sıklıkla gözlenen bir dizi sosyo- psikolojik etkenden kaynaklanabileceği söylenebilir.
Bir başka anlatımla bu geri çekilme, aydınların, karşıt siyasal kadrolar, özellikle de taban gözünde üstlendikleri “ kanaat önderi” kimliğinin zorunlu sonucu da olabilir.
Gerçekten de ister Sabahattin Ali gibi örgütsüz ister Samet Ağaoğlu gibi örgütlü olsun, belli bir taban tarafından atfedilen “ simge” rolünün, kişiler üzerindeki baskın etkisi asla küçümsenemez.
İdeolojik kurmaylara duyulan hayranlık, genellikle, onları denetim altına almaya kadar varan bir dizi zorlu beklentiyle bir arada bulunur.
Dolayısıyla onların arkadaşlık ilişkileri de, herhangi bir özel yaşam konusu gibi algılanmaz. Böyle başlasa bile, kısa sürede, tabandaki kadroların, kendi kurmaylarını güvenilir bulup bulmamalarıyla ilgili pek karmaşık bir soruna dönüşür.
Sözün özü, madem ki insan, biyolojik olduğu kadar da kültürel ve toplumsal bir canlıdır; öyleyse türdeşlerinin yergisiyle övgüsü, davranışları üzerinde hep belirleyici bir etkiye sahip olacaktır.
Bu konuda Samet Ağaoğlu’nun istisna oluşturması için en küçük bir neden yoktur. Kişisel planda gözlenenlerin artık asıl önemi, Türk siyasal yaşamı ile yakın tarihini küçük ölçekte yansıtan iyi birer gösterge olabilecekleri sayıltısından kaynaklanmaktadır.
Nitekim, eski bakanın 1982’deki ölümünden tam on yıl sonra 1992’de yayınlanan Siyâsî Günlük başlıklı güncesi, bu olasılığın gerçekleştiğini göstermektedir. Buradaki satırlar, Sabahattin Ali cinayetinin derin ve karmaşık bir arka planı olduğunu, dönemin pek çok yetkilisi gibi Ağaoğlu’nun da bundan ( dolaylı da olsa) büsbütün habersiz kalmadığını ortaya koymaktadır. Şu aşamada bu iddiayı doğrulamak için güncenin 14. Ocak. 1949 tarihli notunu aktarmakla yetinilebilir.
Hazırlık niteliğinde verilen ön bilgilere göre Ağaoğlu, yazarın öldürüldüğünü gazetelerden okumuş ve hemen daha ayrıntılı bilgilere ulaşmaya çalışmıştır. Başarmıştır da…
“ Dün Menderes, Sabahattin Ali’nin hükûmet tarafından öldürüldüğünü, hadisenin on gün kadar evvel olduğunu
( verilen tarih doğruysa, on ay önce olması gerek) hükumetin, bu işi nasıl meydana çıkartacağını çok düşündüğnü, eğer geçmişte otuz üç kişinin öldürülmesi hadisesi olmasaydı, meydana çıkartmamak yolunu tutacaklarını fakat buna imkân bulamadıklarını, bunun için hadiseye gazetede yazılan şekli verdiklerini anlattı. Açılan yolun fena olduğunu söyledim. Doğru, inşallah bununla ebediyyen kapanır cevabını verdi ( Siyasal Günlükten aktaran: Sevengül Sönmez, Adan Zye Sabahattin Ali s: 23)






