• Hakkımızda
  • Advertise
  • Careers
  • Contact
  • Contact
Perşembe, Nisan 16, 2026
  • Login
No Result
View All Result
İmgazete
  • ANA SAYFA
    • Hakkımızda
  • BİLİM
  • Edebiyat
  • Şiir
  • İMGAZETE
  • KÜLTÜR
    • Yerel Haber
    • Felsefe
    • Hukuk
  • Sanat
  • Sosyoloji
    • Sağlık
  • Teknoloji
  • İktisat
  • ANA SAYFA
    • Hakkımızda
  • BİLİM
  • Edebiyat
  • Şiir
  • İMGAZETE
  • KÜLTÜR
    • Yerel Haber
    • Felsefe
    • Hukuk
  • Sanat
  • Sosyoloji
    • Sağlık
  • Teknoloji
  • İktisat
No Result
View All Result
İmgazete
No Result
View All Result
ANA SAYFA Edebiyat

BIZİM ELLERLE HALLERİ YAZAN BİR KALEM(2)

by Murat Kamböre
26 Şubat 2024
in Edebiyat, Hukuk
0
BIZİM ELLERLE HALLERİ YAZAN BİR KALEM(2)
0
PAYLAŞIMLAR
0
GÖRÜNTÜLEME
Share on FacebookShare on Twitter

Bu kısacık görüşmenin, ülkenin yakın tarihiyle ilgili ne kadar önemli bilgiler verdiğini söylemeye bile gerek yoktur. Herşeyden önce Türkiye Cumhuriyetinin hemen bir sonraki başbakanıyla bakanı,
Sabahattin Ali cinâyetinin görünür faili Ali Ertekin’in mahkeme ifadesine de, onu sorgulayan kolluk görevlilerine de, hakkında karar veren yargıya da, özetle olayın değişik aşamalarında türlü roller üstlenmiş resmî kurumların açıklamalarına da inanmamaktadır.
Onlara göre ortada apaçık bir tertip vardır. Üstelik güncede kullanılan ifadelerden bunların tahmin ya da değerlendirme değil, doğruluğundan ikilinin hiç kuşku duymadığı bilgiler olduğu anlaşılmaktadır.
Gerçi Menderes’in, hukuksuzluklardan sanki tek başına hükümet’i sorumlu tutuyor gibi göründüğü açıktır. Ancak olayların kendisi tarafından aktarılan akış biçiminde bile bunun doğru olması da, herhangi birinin öyle sanması da olanaksızdır. Terimin bilinçli seçilmesi, yalnızca yakın geleceğin başbakanının “ güçler ayrımı “ ilkesine hiç inanmaması durumunda anlaşılır hale gelir.
Yoksa evrensel terminoloji açısından burada kast edilen elbette hükûmetten daha büyük bir organizasyondur. Kaldı ki çok kısa bir süre sonra yürütme organındaki o koltuklara kendileri oturacak, belirtilen “ iyi dileklere” karşın faili meçhul aydın cinâyetleri, soğuk savaş boyunca duraklamayacak durmayacaktır.
Yakın tarihi inceleyenler 1950’lerde ne devlet aygıtında, güçler ayrımını pekiştirip güçlendirecek bir yeniden yapılanmanın ne de “ eski sorumlular” hakkında açılmış herhangi bir kapsamlı soruşturmanın izlerine rastlayabilecektir.
Bu durum, ilke olarak 1949’da iş başındaki yetkililerin suçsuzluğunu değil ama hukuksuzlukları onlardan bağımsız olarak da “ yeni insanlarla” pekâlâ yürütebilecek belli bir ya da birkaç güç odağının iş başında olduğunun göstergesi gibidir. İnsan başa çıkacağına inandığı sorunları dert edinirmiş ( K. Cangızbay)
ya da şöyle mi söylesek acaba, hangi terimler seçilmiş olursa olsun, aktardığımız konuşmanın tarafları, resmi yaptırım yetkilerinin ulaşamayacağı bir kaynak karşısında bulunduklarına mı inanmaktadır?
Açıkçası bütün belirtiler, bu kuşkuyu doğrulamaktadır.
Söz gelimi Samet Ağaoğlu’nun konuşmanın sonundaki “ fena bir yola girildiğini söyledim” ifadesi,
analitik açıdan 1923’ten beri yönetimde bulunan hükûmetin daha önce böyle bir yönteme başvurmadığını da belirtmiş olmaktadır.
Öyleyse, durumun gerektirdiği soru da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Hangi yeni koşul ve gereksinimler, bu denenmemiş “ fena yolları” gündeme getirmiştir?
Eğer konuşmanın hakkını tam anlamıyla vermek için Menderes’in noktayı koyan repliğine geri dönecek olursak, konumunun gerektirdiği gibi karar değil bir dilek tümcesiyle karşılaşırız“ inşallah bununla ebediyyen kapanır” Dört sözcük, söyleyenin, eylem iradesini, kendi dışında gördüğünü, olumsuzluğun durdurulması konusunda yapabileceği neredeyse hiçbir şey olmadığına inandığını gösterir.
Pekiyi bunu Türkiye Cumhuriyetinin bir yıl sonraki en yetkili kişisi söylediğine göre asıl sorunumuz, gerçek karar organının nerede olduğu ve kullandığı egemenlik hakkını nasıl elde ettiği mi olmalıdır?
Bütün bunlar “ yeni bir Dünya kurulur ve Türkiye de içindeki yerini alırken” bizden istenen diyetler, kurbanlar mıdır? Yeryüzü ölçeğindeki bir sahnede, daha çok başkalarının çıkarlarıyla ilgili devasa bir hesaplaşmanın içine çekilmek… Yepyeni kavramlara, yöntemlere, örgütlenmelere, beklenmeyen sonuçlara alışmak…
Pek çok zaman, yalnızca, olup bitenleri fazlaca zarar görmeden anlamaya ve atlatmaya çalışmak…
Türk kamuoyu o dönemde olup bitenleri ne kadar, gerçek tarafları ve o taraflar arasındaki asıl karşıtlık konuları çerçevesinde algılayabildi bilinmez ama aslında belli ki bunlar son fırsatlardı.
O aşamadan sonra halkın, yapılandırılmamış bir haberle karşılaşması, yıllar sonra adının “ gladyö” olduğunu öğrendiği gayrı resmî bir gücün insafına kalmıştı.
Bunun nedeni, 2. Dünya Savaşının bitimiyle birlikte, Uluslararası kamuoyunun, o güne kadar tanık olmadığı bir olgu ve duymadığı bir kavramla karşılaşmasıydı.
Batı dünyası tarafından 1. Dünya Savaşının gayrı meşru çocuğu, savaş kazası, bugün yarın yıkılıp gitmesi gereken SSCB, hâlâ ayaktaydı.
Yeni çatışma modeli de bunu dikkate alacak biçimde olacaktı:
Soğuk Savaş…
Tanımlamanın çelişik görünen iki parçasından birine halel gelmemesi için her yerde yükselen soru, aynıydı.
Ne yapmalı? Kronikleşen çatışmanın amacı, bir başka dünya görüşünün uygulandığı söylenen kampı, görünür, sıcak bir cephe açmadan yok etmekti.
21. yy’ın ilk yirmi yılını arkamızda bıraktığımız bugünlerde bunun nasıl yapıldığının artık açık bilgi haline geldiğini söyleyebiliyoruz. Siyasal hasımlar, karşılıklı olarak, en yetkili ağızlar tarafından “ gladyö” üyesi olmakla suçlandıktan, onca davada, itiraflar ya da yalanlanmayan araştırma raporları tartışılıp ekranlarla,
gazete sayfalarını doldurduktan sonra görece daha açık ifadeler kullanabiliyoruz.
Artık bunların kimseye hesap vermeyen, etik ya da yasal sorumluluk duymayan, Dünyanın denetleyebildiği bölgelerinde ülkelerin iç işlerine sonuna kadar karışan pervasız ve eylemci bir istihbarat örgütüyle gerçekleştirildiğini rahatlıkla söyleyebiliyoruz.
Ne de olsa bunlar artık, evrensel tâbiriyle “ açık enformasyon”
Ne varlığını ne çalışma tekniklerini inkâr eden pek yok.
En bilineni İtalya’nınki olmak üzere, dava tutanakları ya da açılmış bazı devlet arşivleri var.
Kimilerinin de süper Nato olarak isimlendirdiği bu kuruluşun oldukça üst düzeylerinde görev yapmış olan bazı isimler bile şimdilerde kitap üstüne kitap yazıyor.
Yine de paradigma geçerli ve henüz yeniyken her şeyin bir çırpıda anlatıverdiğimizce kolay olmadığı kesindir. Böyle bir kuruluşun Dünyanın üs olarak kullandığı Türkiye gibi bölgelerinde, amacını gerçekleştirinceye kadar tutunabilmesinin, halkın ve yerel yetkililerin algısı ile gücünü denetlemekten geçtiği açıktır.
Elbette en iyi durum, kamuoyuna verilen anlamın, kitlelerin onayını alabilecek hale getirilmesidir.
Ne var ki tasarlananla gerçekleşen arasında aykırılıklar olabileceğini bilmek ve fark ile sızıntının büyümesini önlemek de gereklidir.
Bugüne kadar algı yönetimi konusunda bulunmuş en iyi yöntemlerden biri de doğal kanaat önderlerinin yararlı olabilecek biçimde yönlendirilmesi, hiç değilse zarar vermelerinin önlenmesidir.
Türkiye’nin kendisine özgü coğrafî ( karşı kampın sınır komşusu) ve tarihî ( uluslararası kapitalizme karşı daha yeni bağımsızlık savaşı vermiş) koşullarında aydınların denetlenmesi, daha da büyük bir hassasiyet kazanır. Sosyalist, anti- emperyalist, halkçı, aydınlanmacı, modernist düşünürler, sanatçılar o nedenle gerekçesiz, ağır baskılar altında kalırlar. 1945’ten sonra( nedense) adım adım yükselen hukuksuzluklara bir kaç örnek vermek gerekirse Niyazi Berkes, Behice Boran ve Pertev Naili Boratav’ın AÜDTCF’ndeki görevlerinden dayanaksız olarak atılmaları, Nazım Hikmet ve Zekeriya Sertel’in Resimli Ay, Tan olayları gibi baskılar sonucu yurtlarından, Sabahattin Alinin ise canından edilmesi belirtilebilir.
Hapishaneyi evlerinden daha fazla görenlerin sayısı ise hiç az değildir.
Oysa evrensel etik kurala bakarsak fikri belirtmek değil engellemek suç sayılır.Kişisel söylemlerinde değilse bile yapıtlarında slogancı keskinlikten pek hoşlanmayan, Dünyaya belli bir kültürün ürünü olan insanın alabildiğine bireysel görünen evrensel sorunlarından açılan böyle lirik bir yazarın canına neden kast edildiği hep merak konusu olarak kalmıştır.
Nice yorumcu ve araştırmacının diğerlerinden ayrılan kendi açıklamaları, kendi kanıları vardır. Bunların ortak paydaları da… Yine de hiç kimsenin açıklamaları, Sabahattin Ali’nin yapıtları aracılığıyla doğrudan kendisinin yaptıkları kadar doğru ve doyurucu olamaz.
Ölümünün üzerinden yetmiş yıl geçmişken, okuyucunun, “ meskeni dağlar olan” bu yazarı, Onun kaleminden fışkıran, kendisinden saydığı insanları nasıl benimsediğine, bağrına bastığına bakınca sorunun yanıtı kendiliğinden ortaya çıkıyor aslında…
Bizim ellerle halleri yazan bu kalem, yazdıklarından çok yazabilecekleri için kırılmıştı galiba!
Sahip olduğu büyük etki gücünün yanı sıra, o kalemi kendi beyninden başka kimsenin hizmetine vermeye yanaşmamasının sırrı da yaşamının kuytularında saklı olabilir mi acaba?
Aramadan ne bulunmuş ki Dünyada…

Yerleştirelim mikroskobun lâmına, öykücünün öyküsünü inceleyelim öyleyse, biraz da!

Tags: Sabahattin Ali cinâyeti
Murat Kamböre

Murat Kamböre

Next Post
Bölüm: 2 Öykücünün Öyküsü(1)

Bölüm: 2 Öykücünün Öyküsü(1)

ORJİNAL TABLO SATIN AL

Recommended

Küçük Çınar Yaprağı ile Deniz 4

Küçük Çınar Yaprağı ile Deniz 4

2 yıl ago
sevgil’im

sevgil’im

2 yıl ago

Popular News

Plugin Install : Popular Post Widget need JNews - View Counter to be installed

Site Links

  • Oturum aç
  • Kayıt akışı
  • Yorum akışı
  • WordPress.org

About Us

We bring you the best Premium WordPress Themes that perfect for news, magazine, personal blog, etc. Check our landing page for details.

  • Hakkımızda
  • Advertise
  • Careers
  • Contact
  • Contact

© 2024 Platin Tech - Platin Tech Platin Tech.

No Result
View All Result
  • Home

© 2024 Platin Tech - Platin Tech Platin Tech.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Create New Account!

Fill the forms bellow to register

All fields are required. Log In

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
Nasıl Yardımcı olabiliriz ?
Go to mobile version