Merhaba Sosyoloji

Merhaba Sosyoloji

    Sosyoloji Latince toplum anlamına gelen Socius ile Yunanca bilgi demek olan Logos sözcüklerinin bir araya gelişiyle oluşmuş bir kelime olup toplum bilgisi anlamına gelir ve genel anlamda sorumluluğu toplumu incelemektir. Sosyoloji toplumu elbette kendi bütünlüğü ve matematiği içinde inceler ve sebep sonuç ilişkilerini kullanarak sonuca gitmeyi hedefler.
Peki.21 yy’de bilgi ve teknolojinin zirvesinde yaşayıp tüm nimetlerinden (!) faydalanırken hala gelecek kaygısı duyuyor muyuz?
Birçoğunuzun ‘’ Evet!’’ dediğini biliyorum, ama gene de iyi bir dünyanın, iyi bir toplum inşası ile mümkün olabileceği umudundan hala vazgeçmedik, vazgeçemeyiz. 

Sosyolojiden bahsedebilmek için bir toplum ve toplumda işlevsellik ve bireyler arası iletişim gerekir. Dünya var olduğundan beri insanoğlu, iletişim kurma çabası içindedir; iletişim bir bağlam içerisinde gerçekleşirken, bunun fiziksel, sosyo psikolojik ve zamansal boyutları ile yüz yüze geliriz. Bu durum ister olumlu, ister olumsuz sonuçlar doğursun, toplumsal etkileşim gerçekleşir. Bu, yeniden toplumsal üretimi ve dönüşümü yaratır.
Sosyoloji işte bu ikisi arasındaki dengenin derinlemesine incelenmesidir. ‘’Toplumun dönüşmesi bireylerin dönüşmesi anlamına gelmiyorsa bu koskoca bir aldatmacadır’’ der Mahatma Ghandi belirtmekte fayda var. Şimdi bu noktada sosyolojinin temel özelliklerine değinmek gerekir. Sosyoloji asla bireysel problemlerle ilgilenmez, konusu sosyal olaylar ve olgulardır.
Bu sosyal olay ve olguları çok yönlü ve sebep sonuç ilişkileri içerisinde inceler. Olması gerekeni incelemez, olanı incelerken nedenine odaklanıp sonuçlandırmak ister. Toplumların kendi yapılarından gelen örf ve adetleri olduğunu kabul eder, ancak tüm toplumların tabi olacağı evrensel ilkeleri yoktur.
Toplumlar için idea ve ütopyalar biçmez, bu yönü ile felsefeden net bir biçimde ayrılır, nesneldir. Araştırma sonuçları yere ve zamana göre değişemeyeceği gibi araştırmacının (sosyologun) öznel görüşünden de bağımsızdır.                                                          
                                                   
MERHABA SOSYOLOJİ
Sosyoloji Latince toplum anlamına gelen Socius ile Yunanca bilgi demek olan Logos sözcüklerinin bir araya gelişiyle oluşmuş bir kelime olup toplum bilgisi anlamına gelir ve genel anlamda sorumluluğu toplumu incelemektir.
Yukarıda belirttik; ancak bir kez daha yinelemekte fayda var. Sosyoloji nesnel ve geniş bakmayı gerektiren bir alandır. Yani soruları cevaplayabilmek kişisel bir bilgi edinme ve akıl yürütme eyleminden ziyade, kişisel koşulların dolaysızlığından kurtulabilmekle mümkündür.
Sosyolojik düşüncenin doğuşu genel olarak Aristo’nun ‘’İnsan sosyal bir canlıdır’’ sözü ile sosyolojinin alanına dâhil edebileceğimiz bir yargının dillendirilmesi ile başlamıştır. Bu söz üzerinden hareketle toplum ve birlikte yaşama gayreti konusunda kafa yormanın M.Ö 3000’lere uzandığı tespitini rahatlıkla yapabiliriz.
Örneğin; eski Yunan’da Ahlak Felsefesi, insanların nasıl yönetilmesi gerektiği ile ilgili kurallar koymuştur ve yine Sokrates Platon’u felsefenin insan sorunu ile başlaması gerektiğine inandırmış, o ise insanın erdemli olmasının ancak bir toplum hayatı içerisinde mümkün olabileceğini ileri sürmüştür.
‘’Toplumun oluşması engellenemez, engelleniyorsa sebebi insandır’’ diyen Farabi’yi de analım burada. Sonuçta sosyolojik düşünce tarihi felsefe ile bir adım atmışsa da felsefi düşünce sadece soyut düşünceler üretir, oysa sosyoloji, toplumsal grup ve yapıları ve de bu gruplar arası ilişkileri sadece bilimsel araştırma teknik ve yöntemleri ile inceler.
İnsanlık; Sosyolojinin yukarıda tanımladığımız ve felsefeden ayrılarak bir bilim dalı haline gelebilmesi için 19.yy’a kadar beklemek zorunda kalmıştır. Sosyolojinin doğuşu mutlaka bir tesadüf değildi, toplumdaki değişim, yıkım ve bozulmalara tepki idi. Sosyolojinin doğuşunda etkili olan iki devrimci dinamik Fransız ihtilali ve sanayi devrimiydi.
Doğa bilimlerindeki gelişmeler, coğrafi keşifler, sanayinin gelişimi (Buharlı makinanın icadı), zaman ve uzam anlayışının değişimi ile kent hayatına akın eden insan göçü, bu göç sahiplerinin en temel ihtiyaçlarını karşılayamayan ekonomik, sosyal ve kültürel alt yapı sorunu, sömürgelerin keşfine bağlı gelişen sömürgecilik anlayışı ve felsefi düşüncede yaşanan gelişmeler, en temel nedenlerdir. Toplum nedir? Toplum neden böyle yapılanmıştır, gibi temel sorular ilk sosyolojik analizlerin sonucudur.
Bilimsel devrimle birlikte gelişen anlayış ve bilimsel yöntemler, tüm toplumsal sorulara doğa bilimlerinde kullanılan yöntemlerle cevap bulunabileceği ve toplumsal yapıdaki değişimleri bu yolla açıklayabileceği inancını doğurmuş ve artırmıştır.
Sosyolojinin babası sayılan, Augusto COMTE ise bu adı ilk tanımlayan düşünürdür. Toplumu anlamaya ve çözümlemeye çalışan bir çok isim olmuştur;ancak bu disiplinin kurumlaşmasını sağlayanlar,diğer bilimlerin yetersiz kaldığı noktaların aşılması için yeni yöntemler önererek, sosyoloji disiplininin çerçevesini net çizmişlerdir. Kapitalist düzenin yaşadığı krizler de dâhil, yaptıkları yaklaşım ve açıklamalarla, sosyolojiye gereken saygıyı kazandırmışlardır.
Bu sosyologlar Augusto Comte, Emilie Durkheim, Max Weber ve Sosyolojiyi Burjuva işi olarak nitelendirmesine rağmen ideolojisi ve katkısı nedeniyle 1945 yılından sonra bu 3 isme dâhil edilen Karl Marx’tır. Aslında Saint Simon’u anmadan geçmek sosyoloji tarihine bir ihanet olur. Sanayi devrimi ile ortaya çıkan işin, bilimsel olarak örgütlenmesini sağlayan ve bu örgütlenme ile en çok verimi ve kârı sağlayacak olan iş modelinin keşfi, emekçiyi paralı çalışan kesimi ortaya çıkarmıştır. Ancak üretimin artışı, yoksulluğu engelleyememiş, zenginlik ve kâr güden liberal anlayışlar, ücretli çalışan kesimin ve toplumdaki karmaşanın sorunlarını çözememiştir.
Saint Simon Amerikan Bağımsızlık savaşında, albaylığa kadar yükselip Fransız ihtilali sonrası tüm Ünvarlarından vazgeçmiş, yukarıda saydığımız sorunlara kafa yorup pozitif bilimlere gönül vermiş bir bilim adamıdır. Pozitif bilimin pozitif ilim yaratılarak tamamlanacağına inanmış bu ilme sosyal fizik adını vermiştir. Ona göre Fizik bilimi fiziki olayları önceden görüp kontrol altına almayı mümkün kıldığı gibi sosyal fizik de sosyal olayları önceden görüp kontrol altına almayı amaçlar. Saint Simon’un sosyal fizik buluşunun nirengi noktası, ihtilal sonrası Fransa ve Avrupa’nın durumu, yani altüst olan toplumsal düzen olmuştur. Saint Simon mülkiyet sistemini ve feodal hiyerarşiyi eleştirmiş, insanlığın kurtuluşunu devrimden ziyade, her alanda pozitivizmin evrensel olarak yerleşmesi ile mümkün kılınabileceğini görmüştür. Bu nedenle ilk sosyolog ve ilk sosyalist olarak anılmayı hak etmektedir.
Augusto Comte sosyoloji adını ilk kullanan bilim adamı olarak onu; fizik, kimya ve biyolojiden sonra tüm bilimlerin en karmaşık ve sonuncusu olarak nitelemiştir. Ona göre sosyoloji, insan Karl Marx Augusto Comte davranışını anlamak, öngörmek ve denetlemek için bilimi kullanarak, insana ve topluma faydalı olmalıydı.
Emilie Durkheim ise bilimsel olabilmek için toplumsal olgularla, ekonominin durumu ya da dinin etkisi gibi toplum yaşamının birey olarak, bizlerin eylemlerini biçimlendiren yönleri ile uğraşmalıydı. Onun sosyolojisinde toplumun ortak paydası olan gelenekler ve paylaşılan değerler çok önemliydi. İşbölümü tanımı ile toplumsal değişimin nedenini açıklıyordu.
Literatüre anomi (Toplumdaki düzenin bozulması) ve kollektif bilinçi ekleyerek sosyolojinin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Max Weber çok yönlü bir bilim adamıydı.Ekonomi, hukuk, felsefe, karşılaştırmalı tarih gibi alanlarda yazılar yazmış, Karl Marx’tan etkilenmesine rağmen, tarihin materyalist kavrayışını reddetmişti.
Dinler tarihi üzerinde çalışıp, doğu dinleri ile Batı Hristiyanlığının karşılaştırmış, Protestan ahlakı ve alfenitlerin birikim alışkanlığı ile kapitalizmin doğuşu arasında bağ kurması, sosyolojiye yaptığı en önemli katkıdır. Karl Marx konum olarak diğer bilim adamlarından ideolojik olarak ayrılmaktadır. O önce sosyolojiyi ‘’Burjuva düşüncesi’’ olarak nitelemiş ancak, o da sanayi devrimi sırasında toplumdaki karmaşa ve değişmeyi açıklamaya çalışmıştır. Emek ekseninde işleyen artı değer ve emek sömürüsü üzerine yaptığı katkı ve kapitalizmin çelişkisini ortaya çıkaran teorileri ile ( özellikle tarihsel materyalizm alanında ve sosyalizmin inşası modeli ile doğu blokunda bir model olmuştur) Marx, sosyalist bir düşünür ve sosyolog olarak çok ayrı bir yere sahiptir.
Sosyoloji olayları bilimsel yolla incelerken bazı bilimlerden yararlanır. Toplumsal olayları sebep sonuç ilişkisi içinde değerlendirirken, özellikle tarih bilimine çok ihtiyaç duyar. Psikoloji insan davranışlarını incelerken, sosyoloji bu davranışları belli bir toplumsal örgütlenme içinde ele alır, birey ve toplum birbiri ile sürekli etkileşim halinde olduğu için iki bilim birbirini sürekli besler. Bu beslenme sonucu sosyal psikoloji adı altında bir alan yaratılmıştır. İnsan ırkını ve kültürünü evrim süreci içinde anlamaya çalışan antropoloji; insanlar arası ilişkileri, yasalar çerçevesinde düzenleyen hukuk, toplumda yapılan mal ve hizmetlerin üretim, tüketim, bölüşüm ve değişim faaliyetlerini düzenleyen ekonomi, toplumu, devletin işleyiş ve yönetimini, alınan kararların, toplum üzerindeki etkilerini incelemek üzere siyaset doğal felaketler, ozon tabakası, iklim değişimi gibi olayların toplumda yarattığı değişimi incelemek için de coğrafyadan faydalanır… Sosyolojik araştırma yöntemleri her bilim gibi sosyoloji de akıl yürütürken tümdengelim, tüme varım ve analoji yöntemlerini kullanır. Tümdengelim, genelden özele, bütünden özele, tümelden tikele Tümevarım, parçadan bütüne, özelden genele, tikelden tümele Analoji ise, özelden özele, tekilden, tekile doğru, benzetme yolu ile yapılan akıl yürütme yöntemidir.
1) Anket ve görüşme tekniği ile yapılan, geniş grupları kapsayan tarama araştırması…
2) Sadece bir olayın çok boyutlu ve geniş kapsamlı araştırılmasını sağlayan gözlem, anket ve görüşme tekniklerinin olduğu alan (saha çalışması)
3) Resim, fotoğraf, sanatsal ve tarihi eserler, kayıt ve belgelerle yapılan belgelere dayalı araştırma, küçük grupların araştırmalarında ise monografi ve sosyometri yöntemi yaygın olarak kullanılmaktadır. Monografi: Seçilen birimlerin karşılaştırmaya ve genellemeye dayalı araştırması olup sosyometri ise bir grubun sosyal yapısını, bireyler arasında kökleşmiş ilişkileri, statüleri ölçmek için kullanılır. ‘’Her birey, bir kuşaktan diğerine bir toplum içinde yaşar; o bir biyografiyi yaşar ve bunu tarihsel bir sıra içinde gerçekleştirir. Toplum onun tarihsel ittirmesi, kaktırması ile oluşturulmuş olsa bile, yaşamış olduğu gerçeği ile ne kadar küçük de olsa,toplumun biçimlenmesine ve tarihin akışına katkıda bulunur’’
Wright Mills; sosyolojinin neden gerekli olduğu ve bize ne kazandırdığı ile ilgili bilgileri ‘’ sosyolojik imgelem’’ kavramı ile bize aktarmış bir sosyologdur.
Sosyolojik imgelem sözlük tanımı ile sosyoloji etkinliği sırasında, bireyin görünüşe göre özel olan problemleri ile toplumsal meseleler arasındaki bağlantıları görebilen ya da görmeyi amaçlayan bir tutuma işaret eden gerçekliktir.
Örneğin işsizlik imgelemi bireyde kişisel olarak psikolojik travma yaratabilir, ikinci olarak toplumda ayıplanacak ve kişiyi çevresine yabancılaştıracak sosyal ve kişisel bir sorun yaşatabilir. Sonrasında aile içinde yaşanan maddi sıkıntılar, işsizlik oranının ülke içindeki yüzdesine vurulduğu zaman, ülke ekonomisinin sırtına bir yük olarak biner ve ekonomik bir sorun haline gelebilir. Sonrasında işsizlik, dolayısı ile bireyin göç edebileceği ihtimali ve gerçeği, işsizliği uluslararası bir soruna çevirir. Sosyoloji imgelem yoluyla toplumu çözmemizi ve nasıl tutumlar geliştirmemizi, hangi sosyal, kültürel ve siyasi politikaların izlenmesi gerektiğini bize söyler. İkinci adımda iyi bir sosyolojik araştırma bu girişimlerin sonuçlarını nesnel değerlendirmede bize yarar sağlar.
Örneğin demokrasi, modernite ve bilgi toplumuna ait değerlerin, kentlerin kimliğinin belirlenmesinde nasıl etkili olduğunu araştırması gibi… Sosyolojik olarak aydınlanmış bireyler, toplumsal hareketlerde baskın hale gelebilir ve kendi toplulukları içinde kendi politikalarını oluşturabilirler. Kadına şiddete, alkolle mücadele, enseste dur, hayvan hakları, çevreciler hareketi gibi kısacası sosyoloji dünyaya çok yönlü bakmamıza yardımcı olur.
                                                        TÜRKİYE’DE SOSYOLOJİ
Türklerin Batılı ülkelerle ilişkilerinin başlangıç tarihini haçlı seferleri ile başlar. Osmanlı imparatorluğu için sonun başlangıcı, yani toprak kayıplarının yaşandığı dönem batı ile ilişkilerin doruk noktaya çıktığı dönemdir ki, sosyolojinin kapısını aralayan düşünce dünyasının gelişimini anlayabilmek için bu dönemi anlamak gereklidir.
Çünkü 18.yy’a gelene kadar bilim, kültür, sanat ve felsefi anlamda doyurucu gelişmeler kaydedilmemiş ve bazı yeniliklere ihtiyaç duyulduğu tespit edilmiştir. Özellikle 2.Viyana kuşatmasının başarısız oluşu, Avrupa’daki şanlı ilerleyişin durması ve toprak kayıpları askeri alanda bir yeniliğe ihtiyaç duyulduğunu göstermiştir.
1453 yılında İstanbul’un fethedilmesi ile başlayan Yeni Çağ ve Rönesans hareketleri sonucu batı’da Fransis Bacon ile başlayan bilimsel hareketlenme, ardından matbaanın gelişimi, bilgi dolaşımını hızlandırmış ve Osmanlı İmparatorluğunun bu alandaki boşluğu iyice açığa çıkmıştır. Evliya Çelebi’nin viyana ziyareti sırasındaki tespitleri ve 28 Çelebi Mehmet efendi’nin Paris ziyaretlerinde yazdığı sefaretnamesi bu ihtiyacı iyice perçinlemiş, III. Mustafa döneminde askeri, III. Selim zamanında da batılı anlamda yeniliklerin adımı atılmış, Avrupa’ya elçiler gönderilmiştir. Medrese eğitiminde felsefeye yeterince önem verilmemesi düşünsel anlamda gelişime engel ve felsefi anlamda akımlara yabancı kalınmasına neden olmuş, bu akımların sadece iz ve yansımaları üzerinden gidilmiştir. Rasyonalizmin temsilcisi İbrahim Şinasi akıl, adalet, hak ve hukukun devlet yönetiminde egemen olmasını ve bu yolla cehalet ve zulmün sona ereceğini savunur.
Hoca Tahsin Efendi ise akılcılık üzerinde en fazla duran bilim adamıdır. İnsan aklının beş duyunun ( görme, işitme, tatma, koklama, dokunma) üzerinde olduğunu, aklın duyumlardan hareketle sentezler oluşturabildiğini anlatır. Deney ve gözlem yoluyla elde edilen verilere dayanarak bilgi edinme ve bu bilgileri kesin bilgi olarak gören pozitivizmi Beşir Fuad temsil etmiştir.
Doğada her şeyin tek sebebinin madde olduğunu, madde dışında zihinsel ve doğaüstü güç bulunmadığını iddia eden materyalist anlayış ise belli belirsiz anlayışları ile Beşir Fuad ve Ahmet Mithat efendi savunmuştur. Bu arada Osmanlı tarih anlayışını derinden etkilemiş olan İbni Haldun’a kısaca değinmeliyiz. 1332 Tunus doğumlu felsefecisosyolog 7 ciltlik kitabül iber ve giriş bölümü mukaddime’yi yazmış, Osmanlı İmparatorluğu’nun birçok döneminde onun teorileriyle analiz yapılmıştır. Uzun yıllar sonra Arap milliyetçiliğinin gelişmesi ile yeniden keşfedilmiştir.
İngiliz tarihçi Arnold Joseph Toynbeeonu dünyanın en büyük tarih felsefecisi olarak ilan eder. Haldun tarihsel anlamda Batı’ya bir şey borçlu olmadığımızı, ancak, onların bilim ve gelişmelerine de uzak kalmamak gerektiğini söyler. Ahmet Cevdet Paşa, düşünce adamı olarak Osmanlı ve Batı’nın karmasını temsil eder. Yani o hem medrese eğitiminden, örf ve adetlerimizden yana hem de Avrupa’daki ilerlemeye hayran ve modern biridir. Ceza, ticaret ve arazi kanunlarını yazmıştır.
Ancak en önemli eseri Mecelle’dir. Bu eser o gün için İslam değerlerini de göz önünde bulundurulup imparatorluğun geçirdiği evrimi de teğet geçmeden hazırlanmış bir hukuk kitabıdır. Mahkemelerdeki karışıklığı önlemiş, Türk Medeni Kanunu’nun kabulüne kadar hukuk Fakültesi ve Mülkiye’de ders kitabı olarak okutulmuştur.1839 doğumlu Ali Suavi Bey ise Kuran’ın hatta hutbelerin Türkçe okutulması gerektiğini savunmuş, tekke-derviş anlayışının kültür medeniyet açısından halkı geri bıraktığını söylemiş, bu yönüyle devrimci ve toplumcu bir aydın olarak anılmıştır. Hem muhafazakâr hem de meşrutiyet yanlısı bir fikir adamı olarak bilinen Namık Kemal ‘’Vatan yahut Silistre’’ adlı eseri ile milliyet bilincinin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Medeniyet kavramına çok büyük önem verir. İnsan ve hayvanın eşit şartlarda dünyaya geldiğini, ancak insanların medeniyet sayesinde gelişme kaydettiğ ini, toplumda hürriyeti de medeniyetin koruduğunu savunur.
Osmanlı toplumunda yenileşme adına atılan en önemli iki adım Tanzimat ve Meşrutiyet olmakla birlikte, II. Meşrutiyet fikir yansımalarından ziyade, tartışmaların bir fikir akımı olarak yayıldığı bir dönem olması itibariyle önemidir. Balkanlarda kaybedilen topraklar ve azınlık baş kaldırıları ile toplumu bir arada tutma düşüncesi yaygınlaşmıştır. İkinci Meşrutiyet itibariyle aktif rol oynayan, özellikle Avrupa’dan etkilenerek yenilik hareketlerine öncü olan Jön Türkler,1876’da kabul edilen Kanuni Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymak için büyük bir mücadele vermişlerdir. Batılı anlamdaki ilk anayasa ve Parlamentonun varlığı, o gün için büyük umut olmuştur.
Ancak Ekonomik anlamdaki dar boğaz, özellikle de sanayinin olmayışı ülkeyi bir dar boğaz ile karşı karşıya bırakmış, toplumdaki çalkantılar iç isyanlarla devam etmiş ve buna paralel yeni fikir arayışları başlamıştır. Bunları sırasıyla incelersek, Osmanlıcılık (ittihadı Osmani yani, Osmanlı halkları arasında birlik ve genel yurt tanımına vurgu) içinde bulunduğu dönem itibariyle bir devrim niteliği taşır ki Osmanlı tebaasının Müslümanlarla aynı haklara sahip ve yönetimde, pay sahibi olması fikri, millet tanımının daha çok tartışılmasına yol açmıştır.
Batıcılık, Avrupa’daki bilim-kültür ve düşünsel anlamdaki gelişmeleri yakalayabilmek amaçlı bazı vatansever aydınların projesi sayılabilir. Bu dönem en çok sorulan soru; Müslüman, Osmanlı ve Türklerin neden geri kaldığıdır ki tartışma konusu daha çok İslam’ın geri bıraktığı şeklinde Şinasi Tasvir-i Efkâr gazetesinde Türkçeyi ve ilk noktalama işaretlerini kullanarak önemli bir adım atmıştır. Sonuç olarak bu akımların hiçbirisi toplumdaki birliği sağlamada tam başarı sağlayamamıştır. Bu başarısızlık ‘’devlet nasıl kurtulur?’’ meselesine daha çok odaklanılmasına neden olmuştur. Bu sorunun cevabına en fazla eğilen iki isim Ziya Gökalp ve Prens Sabahaddin olmuştur. Türkiye’de sosyoloji denilince ilk akla gelen bu düşün adamları Fransız ekolünün etkisinde kalmış iki farklı damarı Türkiye’ye taşımışlardır. Prens Sabahattin Fransa’da fazlaca rağbet görmemiş La Play ekolünün, Ziya Gökalp ise toplumsal bilincin yaratıcısı Emilie Durkheim’ın temsilcisi olarak tarihte yerlerini almışlardır.
Âdem-i Merkeziyetçi Prens Sabahaddin, idari yerinden yönetim konusunda ekonomik özerklik, ayrı hukuk savunuculuğu yapmış, toplumcular ve bireyciler olarak ikiye böldüğü toplumda, bireyin yaratıcılığına odaklanıp çözümü aileye yaslanmayan girişimci ruhlu bireyler yetiştirmekte bulmuş ve batı medeniyetinin de böyle geliştiğini savunmuştur.
Karma ve laik eğitimden yana olan Prens Sabahattin ‘’ Anglo Saksonlar’ın eğitim ve yönetim konusunda (Edmond Demolins /Anglo Saksonlar nasıl becerdi?) bu konuda örnek alınması gerektiğini sürekli vurgulayarak, toplumsal yapıda radikal değişim yaşanmadan, yönetim şeklinin değişmesinin hiçbir işe yaramayacağını ısrarla vurgular. Ülkede Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyetin ilan edilmesi mevcut sorunları, mevcut yapı ile çözmek ona göre mümkün değildir. Prens Sabahaddin bugünkü liberal anlayışın nirengi noktasıdır. Prens Sabahattin II. Abdülhamit’in yeğeni sıfatıyla 1924 yılında Osmanlı hanedanlarının yurt dışına çıkarılmasını öngören yasa ile ülkeden çıkarılmış, tüm eser ve çalışmalarını Avrupa’da devam ettirmiş, 1948 yılında da vefat etmiştir. Ziya Gökalp Türkçülük akımı ile hafızalarda yer etmiş bir sosyologdur. Bunun karşılığını milliyetçilik olarak görür, ancak milliyetçiğinde ırkçılığı barındırmaz.
1876 Diyarbakır doğumlu bu düşün adamı ve yazar, bir imparatorluğun hasta ve ölü zamanlarına sırasıyla şahit olmuş ve tüm düşünsel birikimini bir millet bilincinin nasıl oluşması gerektiği yönünde harcamıştır.
O gün için Augusto Comte-E.Durkheim ‘ın öncülük ettiği ve Batı toplumlarının sorunlarını bir düzen içerisinde çözmeyi amaçlayan ‘’Sosyolojizm’’ ekolünü Türkiye’ye taşımış ve 1914 yılında ilk sosyoloji bölümünü kurmuştur. Sosyolojizm anlayışı toplumun yaptığı her şeyi mutlak kabul gören, toplumsal ve kolektif bilinç, dayanışma ve işbölümü kavramsallaştırmaları ile bireyi, toplumun gerisine iten pozitivist bir yaklaşımdır. Batıcı, ulusçu ve İslamcı görüşleri sentez haline eserlerinde dile getirmiştir. En önemli eserlerinden biri ‘’Türkçülüğün esasları’’ olup Kültür milliyetçiliğine vurgu yapar. Din ve dil onun için bir toplumun en önemli kültürel bileşenidir. Bir imparatorluktan ulus yaratılması sürecinde önemli görüşler üretmiş, Türk düşünce ve siyasi tarihinin en önemli isimlerinden biri olmuştur. İkinci Meşrutiyet döneminin Osmanlıcı, İslamcı ve Türkçü akımlarını birleştirerek düşünce ve siyaset tarzını ‘’Üç tarz-ı siyaset’’ adlı eserinde birleştirip çözümler üreten Yusuf Akçura, önemli bir aydın olarak ön plana çıkar.
Sosyoloji Türk insanının hayatına dergi ve tercümeler Prens Sabahaddin yoluyla girmiştir. Emilie Bougle tarafından yazılıp, orijinal adı Quest ce que la sociologie olan kitap 1912 yılında Türkçe’ye ilm-i içtimai nedir? Adıyla çevrilmiş, tercümesi Mustafa Suphi tarafından yapılmıştır.
Türkçe olarak basılan ilk ders kitabı ise İlm-i İçtimai adını taşır. Bu kitap Ziya Gökalp’in Darülfünunda verdiği derslerin derlenmiş hali olup 64 sayfadır. Ahmet Şuayip, Mehmet Cavit ve Rıza Tevfik tarafından yayın hayatına sokulan ilk sosyoloji dergimiz Ulum-i iktisadiye ve içtimaiyye Mecmuasıdır.
Ayrıca Servet-i Fünun dergisinde sosyolojik makaleler de yayımlanmıştır.
Bu arada İstanbul Üniversitesi’nin 1915 yılında Üniversitenin adıyla çıkardığı sosyoloji dergisi ilk kurumsal içerikli dergi olup halen yayımlanmaktadır. İlk sosyoloji kürsüsü İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi felsefe bölümünde kurulmuş, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji kürsüsünü 1914 yılında Ziya Gökalp kurmuştur. Sosyolojinin bir bilim dalı olarak, kurumsallaşmasında dernek olarak destek veren ilk cemiyet yine Ziya Gökalp tarafından kurulan 1913 tarihli Türk Bilgi Cemiyetidir.
Sırasıyla 1918 tarihli Mesleki içtimai, Türk Felsefe Cemiyeti ve Türk sosyoloji Derneği kurulmuştur. Türkiye’de sosyoloji mezunları; Türkiye istatistik kurumu gibi sosyolog ihtiyacı olan kurumlarda, orta ve lise okullarında öğretmen,üniversitelerde akademisyen olarak istihdam edilir.

Exit mobile version