BİRAZ DA İĞNEYİ KADINLARA BATIRALIM…
Kadınlar uzun zamandan beri çiçek değiller…!
Kadınlar artık ”Kadınlar çiçektir” söylemi altındaki dayanaksızlık ve gizlide yer alan ötekileştirilmiş bir insan türü olarak dayanıksızlığı güçsüzlüğü reddediyor ve bugüne dek hiçbir sorunlarına çözüm olmayan bu yüzü astarı solmuş, gerçekliği olmayan sözden uzak duruyorlar. Neden mi?
Ülkemizde 2008 yılından bugüne değin geçen 17 yıllık sürede kayıtlara geçmiş rakamlarla 4920 kadın kendilerini bir zamanlar çok sevmiş olan! aileleri, kocaları ya da sevgilileri tarafından öldürüldüler. Tabii adli vaka olarak bunun kadına ve erkeğe dair pek çok sebepleri var. Boşanma talebi, ekseriyetle de maddi ekonomik sebeplerle sürtüşmeler, mal mülk davaları, kıskançlık ,öfke kontrolsüzlüğü ve ailelerin eşlerin meselelerine fazlaca müdahaleleri diye uzayıp gidiyor…Yara çok…
Yüzeye çıkan genelde aileye özel meselelerin dışında toplum olarak Cumhuriyet sonrası kadın tarihine bir bakmak lazım. Çünkü devletin aile politikaları ve aileye yönelik çalışmaları da toplumun genel olarak kültür eğitim ve yaşam örgüsünü şekillendirici etki taşıyor.
Pek çok ülkedeki pek çok kadın gibi 100 yıllık Cumhuriyet tarihimizin geçmişi içinde bizim kadınlarımız da evlendikleri erkeklerin sorumluluklarını üzerlerine alırken kendi alışkanlıklarından ve yaşam biçimlerinden vazgeçtiler, tıpkı eşlerinin soyadlarını almak için kendi soyadlarından vazgeçtikleri gibi. Tüm bunları da severek yahut kabullenerek yaptılar. Analıklarını, anaçlıklarını sevdiler tıpkı erkeklerini sevdikleri gibi. Ve sorumluluklarını üstlendiler hiç yüksünmeden. Birçok kadın toplumsal üretkenliklerini ve isimlerinin önüne katacakları bir takım sıfatlarını bıraktılar hatta yeri geldi çocuk büyütmek uğruna kimileri diplomalarını bıraktı kimileri diploma alma hayali bile kurmadı. Kendilerini erkekleriyle olan dünyalarına vakfettiler. İstenenleri yaptılar istenmeyenleri yapmadılar. Kendi gönüllerinde yatan başka başka hayalleri olsa da kendilerine uygun görülen yolları tuttular. Tabii koca evinde saygı görenleri de oldu saygı görmeyip terkedilen ya da şiddet görüp baba evine de gidemeyip hayatların içine sıkışıp kalan kadınlar da olduğu gibi. Kimileri bırakıldıkları yol üzerinde iş tutup ekmeğini taştan çıkararak yeniden hayata bir yerinden tutundular. Kimileri tahsillerini yeniden başlayarak tamamladılar. İş yerlerinde belli bir yere kadar yükselebildiler ama yüksekliği olmayan camdan tavanları hep tepelerinde hissettiler.
Çünkü toplumsal düzen denen otoriter bir büyük belirleyicinin istemi kadınların yerini belirliyordu. Bu kadınların yaşayabileceği söylenen Norveç, Finlandiya, Hollanda, Avusturya ve İzlanda gibi 10 ülke dışında diğer dünya ülkelerinde de pek farklı değildi.
Yeryüzünün değişik coğrafyalarında kız çocuklarına kadınlar çiçektir sözleri altında kırılgan, korkak, dayanıksız, korunmaya muhtaç muamelesi yapıldı ve hala da yapılmakta. Sınırlanmaya mecbur, iş hayatında yol almaya başlarsa aile saadeti ve erkeğin üstünlük görüntüsüyle yarışa girmiş sakıncalı bir kimlik olarak algılanıp devamlı kısıtlanarak yerlerinin mutfak olduğu ve doğurmak olduğu hatırlatıldı. Akılcı, ayakları yere değen bir yaklaşımla, kadınlı erkekli iyi bir denge içinde hayatın zorluklarına karşı öz güvenle el ele vererek yürümek ve üstün bir bilinçle hareket etmek yerine kadınlar her dönemde politik bir malzeme olarak kullanıldılar. Bilerek ve bilinçle algı yapılandırmalarına ve kapitalist düzenin tuzaklarına malzeme edildiler. Hatta aralarında bazı kapitalist reklam şirketleri karşıt görüşler geliştirip, bir spor ayakkabı ya da bir ped reklamı ile kızların da utangaçlığını ve üzerindeki korkuyu atabildiğinde korkusuz ve başarılı bir insan olabileceğini vurgulayan reklamlarla kadınlığın tür olarak kırılganlığını ters tezle üstü kapalı kutsadı. Kadınlar tarihleri boyunca hep mücadeleler veriyorlar.
Kadınları illaki edebiyat disiplininden giderek bir çiçeğe benzetmek isterse biri, ona hep değişik dillerden İNSANLIĞA seslenen çiçekler olabilirler derim. Örneğin kadınlar batıda birer “Kardelen” çiçeği gibi yüzyıllarca sakat sosyal yapıları değiştirebilmek için ve gizli ya da açık toplumda yer edinebilmek için mücadele verdiler. Ya edebiyat dünyasında George Eliot (Mary Ann Evans ), A.M. Barnard (Louise May Alcot) gibi erkek isimleri alarak bu şekilde de olsa yer almaya çalıştılar ya da Simone de Beauvoir, Clara Zetkin, Mary Wollstonecraft ve Virginia Woolf gibi ileri görüşlü, atılgan kadınlar sivri kalemleri ve çalışmalarıyla dünyanın pek çok yerindeki kadınlara öncülük edip yollar açtılar. Ancak doğudaki kadınlar bu kadar şanslı olamadılar. İçinden bir türlü çıkamadıkları sert kabuklu toplum düzeni adı altında geleneksel kabuller yüzünden hep haksızlık gören ezilen boynu bükük hüzünlü “Kan çiçekleri” oldular.
Türk kadını ise bu iki kadın coğrafyası içinde bugün tam olarak toplumdaki her alandaki “ANAHTAR” gücünü ve değerini anlayamadığından ötürü fikrimce değişik sıfatlar altında karmaşık bir kimliksizlik içindedir. Ortadoğulu kadınların manzarası ve Batılı kadınların verdikleri mücadeleler ile kıyaslandığında azınlıkta öncü sınıf bir grup kadınlarımız dışında genel olarak tabandaki kadınlarımız Tanzimat dönemi kadınlarının verdiği kültürel ve sosyal mücadelelerin hiç birini vermemişler, böyle bir meseleleri yok ! Atatürk devrimlerinin kendilerine kazandırdığı imkanlar dışında su verildikçe yaşayan olana bitene razı bir “akşamsefası” rehaveti sürmüş, sosyal hukuksal haklarını kazanma yolunda birer “Kardelen” bahçesi olmayı başaramamışlar. Genel geçer atadan babadan gelen bir otoritenin varlığından dem vurarak şikayetleniyor yaşlı teyzelerimiz ama çocuklarını daha farklı bir kafayla yetiştirmemişler. Onlar da kendilerini yalnızca “Yuva yapan dişi kuş ” olarak kanıksamış, gelin olmaktan öte bir düşünceye sahip olmamışlar, toplumcu idealist düşüncelerden uzak, dünyaya gelme anlamlarını sadece analık yapıp çocuklarına eşine ve evine vazifeli olmakla sınırlamışlar.
Bugün de çoğunlukla tabandaki kadınlar hatta gençler yaş grupları bile kadının toplumdaki olumluya dönüştürücü gücünün değerini umursamadan varlık içinde sadece kendilerine mutluluğu garanti edecek konformist bencileyin bir hayatı tercih ediyorlar. Hayata olana bitene ve ülke meselelerine dair bir genel değerlendirme bilinci ya da kendilerini yetiştirme gibi kaygıları yok, çünkü gerçek bir entellektüel bilgi, eğitim ve kültürden cidden uzaklar. Maalesef dışarıdan genel bir Türk kadını tanımlaması yapılırsa Türk kadının hayattan evlilikten anladığı sadece analıktır diye bir kanı oluşmuş kendilerine gösterilmeyen hassasiyetten serzenen erkekler tarafından ve kadın kendini hala dikenli gül olarak tanımlayan ellerin kokusuz gülü olmaya razı olarak çevresindeki olanı biteni ve dünyayı rehavetle izlemeyi sürdürüyor. Pek bir fikri ve isteği yok.
Ölen her kadınımız için isyan ederek adliyelerin önüne giden kaç kadınımız var? Yokluklar içinde mücadele veren bacılarına kardeşlerine merhem olsun diye mücadele veren derneklere konforundan rahatından ödün vererek bir kadının da yaşamı garanti altında olsun diye katkı sunan kadınların da sayıları çıkartılsın. Utanç verici rakamlar çıkacaktır. Çiçek gibi zarif ve kırılganlık konforuna da sahip olamayan nice kadınlar var. O yüzden bırakalım kadınlar çiçektir gibi yaraya merhem olmayan sözleri.
Haydi yine de kadın çiçektir diyen insanlara diyelim ki ” Tamam zerafet ve incelik yönüyle kadın bir çiçek zerafetiyle gözleri gönülleri doldursun ancak illa gerçek bir çiçek türüne de benzetilecekse bilinmelidir ki; bedeni tarihin derinliklerine doğru sapasağlam uzayan; dünyanın ve Anadolu’nun ilk kadın teşkilatı olan; karakteriyle, aklıyla bilgisiyle, yönetimiyle ve ürettiği her türden tahılla, halıyla kilimle yünle, dövdüğü demirden yaptıklarını satarak öz devletine verdiği ekonomik iktisadi ticari destekle ayakta tutan güçlü karakterli Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) dan gücünü alan kendi gölüne hakim, gücü, güzelliği ve asaleti olan/olması gereken bir “Nilüfer çiçeğidir ”Türk kadını diyelim ve güven telkin ederek bitirelim.
