“Kadın ve erkek bir kartalın iki kanadı gibidir. Hiç kanadın biri yaralı olursa
kartal diğer kanatla uçabilir mi?”
Feminizm hareketinin ilk ortaya çıkışından itibaren günümüze değin bu kavrama yaklaşımlar oldukça görecelik arz etmiştir. Feminizm bir erkek düşmanlığı mıdır? Ezilen kadının yükselen sesi midir? Batı’daki feminizm anlayışının çıkış noktaları Türk toplumundaki kadın algısı ile ne kadar bağdaşır veya hangi noktalarda ters düşer? Bunu anlamak için kadın tarihi araştırmalarına bakıp derin bir okuma yapmak gerekmektedir. Çıkış kaynağı olarak feminizm temelini -kadının bir cins olarak durumunun ve statüsünün tarih boyunca her toplumsal yapıda farklı farklı olduğunu, değiştiğini, değişebilir olduğunu ve değişmeyi de sürdüreceğini kanıtlama esasına dayandırmaktadır. Kadının toplumdaki yerinin iyileştirilmesini ve gerçek bir eşitlik durumunun sağlanmasını savunan cinsiyetçi bakışı reddeden bir kesime karşın, toplumda böyle bir kavramın tartışılabilecek en saçma ve gereksiz bir şey olduğunu savunan anti-feministler de vardır ve fuhşa, dayağa, genelevlerin kurumlaşmasına, kocaların soyadını taşımaya karşı çıkmakta ve kadın haklarını savunmanın feminizm değil insan hakları savunusu olduğunu söylemektedirler. Öyle ya da böyle varlığı apaçık ortada olan bir dengesizliği en sade şekliyle dile getiren Rebecca West’in 1913’teki sözleri anımsatılırsa batılı kadının birinci dalga feminizmi bir eşit öz benlik arayışının ve sosyal eşitliğin sağlanmasının çabası şeklinde yorumlamış olduğu daha iyi anlaşılacaktır;
“Şahsen ben de feminizmin tam olarak ne olduğunu bulabilmiş değilim, tek bildiğim beni bir paspastan ayırt eden duygular ifade ettiğimde insanların bana feminist demeleri…”.
Peki, feminizm hareketi nasıl ortaya çıkmıştır?
Eğer bir feminizm hareketi sayılabilirse, daha Romalılar döneminde vatandaşlık haklarından mahrum olan Romalı kadınların senatoyu kuşatarak mülkiyet, miras, evlilik ve daha iyi bir statü için girişmiş oldukları mücadele ilk örnek olarak sayılabilir. Bu hareket tutuculuğunu sürdüren senatoda kabul görerek bir reformla neticelenmiştir, bu gelişmenin ardından Agustus döneminde Romalı kadınlar Abraham Lincoln zamanındaki Amerikalı kadınların sahip oldukları toplumsal, hukuksal ve ekonomik haklardan daha fazlasına sahip olmuşlardır. Ancak ilerleyen süreçte hukukun temeli kabul edilen Roma Hukukunda belirlenmiş olan kadının haklarının daha iyi bir biçimde geliştirilmesine çok büyük bir değişiklik katmamıştır.
Rönesans’a değin üretim toplumlarında 18. yüzyıla değin kadın feodal sistemde çiftlik, tarla ya da atölye işlerinin düşük ücretli işçisi idi. İmalat sanayileri yayılıp, kentler büyümeye başladıkça çalışma yerleri evden, kadınların işi erkeklerin işinden ayrıldı. “Eve ekmek getiren erkek” ve ekonomik bakımdan bağımlı “ev kadını” kavramları böylelikle doğdu. Sanayileşme ilerledikçe yeni sınıflar yani topraksız işçiler ve gitgide gelişen kentli burjuvazi sınıflar ortaya çıktı.
“İnsan Hakları” ilk kez 18. yüzyıl Fransız ve Amerikan Devrimleri içinde dile getirilmiştir.
Kadınlar daha iyi bir hayat ve özgürlüklerine kavuşma umudu vadeden Fransız Devrimi içinde oldukça etkin bir biçimde yer almışlardır. Bunun çok net bir sebebi vardı; bırakınız alt sınıftan kadınları üst sınıfa mensup kadınlar bile devrimden önce kamusal alanlar kendilerine yasaklı olduğu için edebiyat, sanat, toplumun bütününü ilgilendiren siyasi ve sosyal konuların konuşulduğu ortamlara “Erdemin çiğnenmesi” gerekçe gösterilerek alınmıyorlardı kadının ait olduğu özel alan hane içiydi ve orada kalmalıydı. Kadınlarsa alınmadıkları salon, kütüphane gibi kamusal alanlara girme mücadelesi veriyorlardı. Devrim kadınlara belki de umutlarının kapılarını açacak tek yoldu.
Thomas Paine’nin “The Rights of Man” (Erkeğin Hakları) başlıklı kitabında man (erkek) sözcüğünün erkekle kadını ayrı tutmadığı ve her iki cinsi de kapsadığı sözde öne sürülmüş olsa da cinsiyet ayrımcılığının sona erdirilmesi için gerçek anlamda ilk mücadele, “İnsan Hakları” için mücadele ile birlikte başladı.
Feminist düşüncenin ilk kayda değer adımı Mary Wollstonecraft’dan geldi Paine’nin ardından sosyal adalet konusundaki istemin yalnızca erkek cinsi için gereklilik taşıyan açık, belli bir haksızlık olduğunu gören Mary Wollstonecraft 1792’de 300 sayfalık A Vindication of Rights of Woman (Kadın Haklarının Bir Savunusu) isimli eseri yazdı. Bu eser 15 Aralık 1792’de Amerika Birleşik Devletleri’nde kabul edilen Temel Haklar Yasası’ndan (Bill of Rights) esinlenen önemli bir feminist manifesto idi. Benzeri olmasa da Wollstonecraft’dan yüzyıllarca önce yaşamış olan Meksikalı bilgin ve şair Rahibe Juane Ines eserlerini vermeye uğraşırken kadınların aşk adı altında uğradıkları haksızlıkları ve eğitimde kendilerine fırsat verilmeyişini şiirsel bir dille yapıtlarında eleştirmiş ve Engizisyon mahkemesi tarafından susturulmuştu.
Tüm engellemelere rağmen Ortaçağ’ın skolastik düşünce karanlığından, bireyin aklının tanrı sayıldığı aydınlanma dönemine doğru uzanan o uzun süreç içerisinde bir şekilde sivrilip çıkan ağırlıklarını hissettirmiş kadın suretleri de vardı; Sırp Kraliçesi ve ilk kadın okullarının kurucusu Helen of Anjou, Polonya Kraliçesi Jadwiga, Ortaçağ katibi Christine de Pizan, kadın erkek eşitliği kitabını yazan Marie de Gournay, şair yazar kadın hakları savunucusu Lucrezia Marinella, Jeanne Darc, yazar ve kadın hakları savunucusu Sophia Elisabeth Brenner , Mary Shelley, Kadın Haklarının Deklarasyonu ve Kadın Vatandaşlığı adlı kitabın yazarı Olimpe de Gouges, yazar ve protofeminist Aphra Behn -ki Virginia Woolf onun için şöyle yazmıştı; “Aphra Behn’in mezarına tüm kadınlar hep birlikte çiçek koymalılar, çünkü onlara düşüncelerini açıklama hakkını kazandıran odur”-, İngiliz yazar ve retorik Mary Astel ve Mary Wollstonecraft bu isimlerden yalnızca birkaçıdır.(Mary Woolstonecraft, feminizm hareketinin öncüsü, Liberal feminizmin geleneğinin, genel geçer ifadeyle feminizmin anası olarak bilinir).
1789’da patlak veren Fransız Devrimi özgürlük meşalelerini ateşlerken, kadınların kimliklerini ifade edebilmeleri sosyal statülerini daha etkin bir biçimde tanımlamalarına bir destek oldu. Montesquieu ve Rousseu’ya göre erkeklere ikiyüzlülüğü ve hedefine ulaşmak maksadıyla gerçek duygularını gizlemeyi öğreten varlıklar olan kadınlar cesaret ve girişimlerini, erkekten daha az insan ve daha az vatandaş olmadıklarını devrim sürecinde ayaklanmacılar ve halk arasında köprü vazifesi görerek, eylem ve sözleriyle halkı harekete geçirerek gösterdiler. Erkeğin dörtte biri etmeyen bir varlık olduğunu savunan Fransız ekonomist ve düşünür Pierre-Joseph Proudhon’un düşüncelerinin aksini ispatlayan devrimcilerin önünde yer alan Jeanne Darc ve diğerleri kadının devrimdeki öncü yerinin sembolü olarak tablolarda ölümsüzleşti. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir durum da şuydu;
Devrim herkese “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” vaat ediyordu ancak yine de devrimci erkekler bile kadınların özel alanda kalmayı sürdürerek siyasi haklar talep etmeden sadece medeni haklar çerçevesinde bu “herkes” kavramının içinde kalabileceklerini söylüyorlardı. Burada önemli bir sorun çıkıyordu; Kendi kocasını seçme ve boşanma özgürlüğüne kavuşan kadın siyasi olarak da kendi oyunu kullanmayı talep edebilecek miydi? İşte böyle kritik bir noktada en ilerici devrimci erkekler bile Cumhuriyet kadınının siyasi bir özne olmayı beklemesini erdemsizlik kabul ediyordu. Ama artık kadınları hiç bir şey kolay kolay durduramazdı. Tohum yeni bir başlangıcı yaratacak şekilde bir yerden çatlayacak ve yeşerecekti.
Mary Wollstonecraft da Olimpe gibi Fransız Devriminin yalnızca erkeklere eşitlik ve demokrasi getirdiğini söylemekteydi. Woolstonecraft’a göre sorun erkeklerin insanlığın tek temsilcisi olarak görülmelerinden ve kadınların da rasyonalist düşünce sınırları içinde değerlendirilmemesinden kaynaklanıyordu. Kadınlar görünüşlerine dikkat eden bireyler olarak yetiştiriliyor ve gelenekler ile bastırılıyordu, o kadınların eğitim haklarını savunuyor, insan olarak sığ, aptal ve erkek cinselliği için arzu objesi olarak görülmemelerini istiyordu. Böylelikle Aydınlanma düşünceleri ilk kez Wollstonecraft‘ın kitabında kadınlar için yorumlanırken modern feminizmin de temeli oldu, karşılıklı iki cinsin haklarının ve eşit yaşam şartlarına sahip olmaları gerekliliğini kamuoyuna yansıtmak ve tartışılmasını sağlamak bakımından savunduğu fikirler “feminizm” algısını başlattı.
19.yüzyılda Avrupa’daki modernleşme hareketleri Amerika’da yaşam sağlık özgürlük gibi konularda gerçekleşen devrimlere de ilham kaynağı olmuştur. Bilimsel düşünceyle beraber tıp alanında kaydedilen başarı, edinilen pek çok büyük bilgi buluş ve gelişmelerin batı dünyasının skolastik düşünceden uzaklaşmasına önemli bir katkı sunduğunu söylemek gerekir. Özgür ve bağımsız düşünce skolastik düşüncenin çözülmesine bu çözülme de kadının kendisini ifade edebilmesine olanak sağlamıştı. Ataerkil geleneklerin kadını ikincil varlık olarak erkeğe/kocaya mutlak tabi kıldığı sosyal kabuller de değişmeye başlamıştı.
Burada Sanayi Devrimi ve Kapitalizmin rolünden de bahsetmek gerekir; İngiltere’de feodalizmin sona ermesiyle iktisadi ve siyasi bir eylem olarak ortaya çıkan Kapitalizm ucuz ve çoğulcu iş gücünü esas alan yeni sosyal sınıflaşma ve yeni bir uygarlık meydana getirmiştir. İnsanlar kırsal kesimlerden kentlere, sanayi sisteminin içine çekilmiş ve daha büyük kitleler halinde bu yeni sisteme dâhil olmaları sistemi desteklemiştir. Kapitalist sistemde işgücü ve tüketici olarak kadının da konumu değişime uğramış, kadın sistem içinde farklı roller üstlenmiştir. O güne dek ev içi üretimin hem işçisi hem sahibi rolünde yarı vasıflı durumda olan kadın fabrikalarda işverenlerin de ihtiyaç duyduğu önemli bir iş gücü kaynağı olarak vazgeçilmez nimet olmuştur. Devasa sistemin gereklerinden biri olan üretimin aile dışında yapılması zorunluluğu ile diğer birçok kurum gibi aile kurumu da değişime uğramıştır. Artık iş gücü ihtiyacından kaynaklı kamusal alanlar kadına açık hale gelmiştir. Yeni sistemde ev içindeki işler de kadınların sorumluluklarına bırakılmış kadın özgür haklara sahip olmak isterken her koşulda üretken olmak şartıyla dışarıda ucuz işçi evinin içinde ücretsiz işçi olarak ağır sorumluluklar ile karşı karşıya kalmıştır. Buna rağmen kadınlar özgür olmak direncine dört elle sarılmışlar eski dönemlerin kendilerini hiçe sayan konumlandırma biçimine razı olmaktansa o dönemde ölüme karşı sıtmaya razı gelerek gelecekte elde edebilecekleri daha iyi şartları oluşturabilecekleri umuduyla yeni düzenin şartlarına uyum sağlamayı tercih etmişlerdir.
Feminist hareketler ve aydınlanma çağı insanlarının öne sürdüğü fikirler zamanla kadın erkek ayrımsız daha geniş kitlelerce kabul görmüştür..19.yüzyılın ilk yarısında İngiltere’de “Chartist” hareketten, O’ Connor ve Lowet gibi liderlerden destek gelmesine karşın zayıf kalan bu hareketlere açık destek veren ilk siyasî önderlerin başında iktisatçı ve filozof John Stuart Mill’i saymak gerekir.
“The Subjection of Women”(Kadınların Bağımlılığı) isimli 1869 yılında yayımladığı eserinde öne sürdüğü fikirle tüm dünyada oy hakkı taraftarlığını körükleyerek liberal feminist konunun gelişmesinde büyük etki yarattı. Ancak John Stuart Mill’in ve bazı hukukçuların kadınların oy hakkı almalarına ilişkin önerilerini öylesine güçlü, siyasal ve kültürel bir direnişle karşılaşmıştır ki kadınlar demokrasilerdeki en asgari vatandaşlık hakkı olan oy kullanma dahi ancak Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde kazanabilmişlerdir.
Jane Austen, Bronte Kardeşler, George Eliot, Elizabeth Gaskel, Virginia Woolf gibi kadın yazarlar, sendikaların kadın-erkek karışık olmasını öngören yasanın kabulünden önce 1874’te “Kadın Sendikaları Birliğini” kuran, Emma Peterson gibi kadınlar kısa adıyla NUWS (National Union for Women Suffrage) olan yasal yöntemlerle şiddete kaçmadan kadınların oy hakkı için mücadele veren bu kuruluşu oluşturan Millicent Fawcet, kısa adıyla WSPU olan (Women Social and Political Union) Kadınların Siyasal ve Sosyal Birliğini kuran (daha sonra isimleri yöntemlerinin sertleşmesi yüzünden sufrajet olarak anılmıştır) Emmeline Pankhurst gibi isimler sayesinde 1917 yılında Avam Kamarası kadınlara oy hakkı tanımayı reddetmiş olsa dahi siyasî haklarının tanınması hususunda gerekli alt yapıyı hazırlamışlardır. Kadınlara takip eden yıllar içinde diğer hakları da yasalarca verilmiştir. Örneğin evlilik ve mülkiyetlerle ilgili olan iki yasa 1870 ve 1893’te; boşanma ile ilgili olan yasa 1857’de kabul edildi. Böylelikle kadınlar evliliğin bozulması halinde mallarını koruyabilme, çocuklarının velâyetini kocayla birlikte eşit şekilde paylaşma, kocasının sadakatsizliğinin ötesinde kötü muamele ettiğini ve iki yıldan beri terk etmiş olduğunu ispatlayabilmek şartı ile boşanma haklarına sahip oldular.
Birinci Dalga Feminizm tüm dünya toplumlarında boş bir slogan veya erkeklere karşı güdülen üstünlük mücadelesi, erkek cinsiyetine karşı yapılan bir düşmanlık, kafa tutma olarak değil ahlaksal, dinsel, cinsel, toplumsal, siyasal, hukuksal ve eğitsel alanda tüm insan haklarından kadınların da erkekler gibi eşit ölçüde yararlanmalarını yani birebir bir eşitliği güvence altına almayı hedefleyen kültürel bir akım olarak yerini almıştı, kadınların başta eşitsizlik olmak üzere hukuki engelleri devirmeye yönelik idi. Avrupa’da başlamış ve büyümüştü. İkinci Dalga Feminizm hareketi ise başta Amerika olmak üzere 1960’lı yıllarda başlayıp 1970’li yılların sonuna dek sürdü. Mücadele konuları ise De facto (uygulamada) eşitsizlikler, yasal eşitsizlikler, aile içi işler için ücret talebi, iş yerinde cinsiyetçi yaklaşımın getirdiği sorunlar ve üreme hakları gibi meselelerdi. Eylemciler ABD anayasasına Eşit Haklar Değişikliğini (Equal Rights Amendment) eklemek için uğraştılarsa da Kabul edilmedi. Cinsellik pornografi gibi konularda yoğun tartışmalarla biten bu İkinci dalga hareket de toplumdaki cinsiyet rollerinin yıkılması, bir cinsin diğer cinse üstünlüğü fikrinin reddedilmesi ve doğum kontrolünün yasallaşması böylelikle kadının kendi bedeni üzerinde söz hakkına sahip olması için verilen mücadele süreci olarak anılacaktı. “Bedenimiz bizimdir!” sloganı ikinci dalga eylemcilerini hatırlatan sloganları oldu. Kadını erkeğe ve aileye hizmetle sınırlı doğurgan kutsal eş olarak gören, kadının nasıl giyinmesi nasıl davranması ve nasıl konuşması gerektiğinin sınırlarını çizen zihniyete karşı bir başkaldırı idi.
Üçüncü Dalga Feminizm Hareketi 1990‘ların ilk yarısıyla başlamış ve ikinci dalganın mutlak eşitlik taleplerine karşıt yönde farklılıkların vurgulanması gerektiği fikrini öne çıkaran bir kadın hareketidir. Üçüncü Dalganın eylemcileri kimliklere önem verip ırkından ve cinsel yöneliminden dolayı eziyet gören kadınları da kapsamına alan bir tutum sergilemiştir.90‘lı yıllar LGBT hareketinin yükselişe geçtiği ve feminizmin üçüncü dalga boyutu içinde kendine yer bulduğu yıllar olmuştur. Bunun önemli bir sebebi üçüncü dalganın farklı dinsel ulusal etnik kökenden kadınlara kucak açtığı gibi, Queer kuramının öncü isimlerinden olan Judith Butler’ın tanımladığı şekliyle heteroseksüel yarının içinde tanımlanamayan kadınların da kendini ifade etmesine olanak tanımasındandır. Oueer hareketi kimlikleri belirsizleştirmeyi ve mümkün olduğunca cinsel kimliklerin sınırlarını genişletmeyi ön görürken Feminist hareket egemen sistemin müdahalesi karşısında kendi kadın kimliğine ihtiyaç duymakta.Bu sebeple fikri olarak kimliksiz bir toplum yaratma hedefini güden Queer hareketi ve kimlik politikalarını aşan Üçüncü Dalga bu noktada birbirini beslememekte ve tartışmalar sürmektedir.
Feminizm zamanlama olarak üç dalgaya ayrılsa da sisteme dair fikir ve eleştiri olarak yedi başlık altında toplanmıştır. Liberal Feminizm, Sosyalist ve Marksist Feminizm, Radikal Feminizm, Siyah Feminizm, Post modern Feminizm, İslami Feminizm, Varoluşçu Feminizm.
Liberal feministler var olan Kapitalist sistemin içinde var olmalarından ötürü cinsiyet ayrımcılığını sistemsel sorun olarak değil de toplumsal ve kültürel bir sorun olarak görmeyi tercih etmişler sosyalist feministler gibi sistemi değiştirmeyi değil var olan sistem içinde cinsiyet ayrımcılığının giderilmesini istemektedirler. En önemli argümanları Cam Tavan (Glass Ceiling) olan liberal feministler eşitsiz iş rekabetini vurgulayarak kadının iş dünyasında belli bir yere kadar ilerleyebildiğini erkek egemen düzende daha ötesine yani üst yönetim birimlerine atanmada şans verilmediğinin altını çizmekteler.
Sosyalist feministler söylemlerinde Marx’ın cinsiyet eşitsizliği hakkındaki düşüncelerini esas almışlardır. Hem ataerkilliğe hem de kapitalizme karşı çıkan sosyalist feministler kapitalizmin kadın emek gücünü sömürdüğünü vurgularken ev içi vasıfsız işçiliğin sona ermesi, iş yerlerinde kadın emeğinin sömürüsü ve kreş vs. gibi olanakların bulunmamasının sistemsel sorun olduğunu vurgulayarak sistemin temelden değişmesi gerektiğini savunmuşlardır. 1857-1933 yılları arasında yaşayan, en öncü isim olan devrimci sosyalist ve Marksist-Leninist Alman politikacı ve kadın hakları savunucusu Clara Zetkin sosyalist feminizmin amaç ve hedeflerini kısaca şu sözlerle özetlemektedir; “Bugün kadının mesleki çalışmasının doğurduğu gelişmeyi ancak sosyalist toplum çözecektir. İktisadi birim olarak aile ortadan kalkıp ahlaki birim olarak aile onun yerine geçtiğinde, aynı haklara, aynı çabaya ve aynı hedefe sahip, erkekle birlikte ilerleyen yoldaş olarak kadın kendi kişiliğini geliştirebilecek, ama aynı zamanda eş ve anne olarak kendi görevlerini de en iyi şekilde yerine getirebilecektir.”
Radikal feministler kadın emeğinin sömürüsünde temel sorumlunun erkek olduğunu, erkeğin kadınların ev içi emeklerinden fayda sağlayabilmek için aile kavramını sloganlaştırarak kadını tahakkümü altına aldığını savunmuşlardır. Erkek şiddetini örnek vererek kadının tamamen özgürleşmesi için kadını toplumda ikincil konumda bulunmasına neden olan ailenin ve onun temsil ettiği değerlerin ortadan kaldırılması gerektiğini dile getirmişlerdir.
Siyah feminizm siyah kadınların hem ırk hem cinsiyet hem de sosyal haklar açısından diğer kadınlara göre daha dezavantajlı konumda olduklarını, diğer feminist akımların coğrafya ve ırk ile sınırlılığını vurgulamıştır.
Post modern feministler bütün dünyada tek bir kadınlık konumu olmadığı gibi tek bir eşitsizlik deneyiminin olmadığını genelleştirmenin yanlış olduğunu savunmuşlar, hakikatte var olmayan kadınlık erkeklik, eşitsizlik gibi kavramları sözlerimizle bilhassa toplumdaki bireylerin inşa ettiğine inanmışlardır.
İslami feminizm kadınların dini ibadetleri, başörtüsü takması gibi bedeni üzerindeki kararları kendisinin vermesi gerektiğini savunmaktadır. Temel düşünce özgürleşme ve kendi inancı üzerinde kendisinin söz sahibi olmasıdır.
Varoluşçu feministler, Simone de Beauvoir’in “Kadın doğulmaz, kadın olunur” düşüncesinden yola çıkarak kadının iki seçimi olduğunu bu iki seçimden birinin ona verilen ikincilliğe razı olmak yahut sahip olduğu gücün farkına varıp kendisini aşarak düşüncelerini özgürleştirmek olduğunu savunmuşlardır.
Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk temelden yaptığı yeni devrimlerle Bacıyan-ı Rum teşkilatı kadınının geçmişten getirdiği saygın statüsü ile günümüz çağdaş kadını statüsünü birleştirerek portrelemiştir. Kadınlı erkekli karma yaşamı esas alan bu portrede yer alan cumhuriyet kadını “yan yana, omuz omuza” yaşamı paylaşan, aydın fikirli, eğitimli, topluma artı değer katan üreten bir yoldaş kadın imgesi içindedir. Feminizm batıda kadının dipten yukarıya doğru yükselişini ve bireysel özgürlüklere sahip bir yaşamı temsil ederken, kadın haklarının daha çok dile getirildiği günümüz dünyasında Türk toplumu kadınımız için feminizmin kendi bireysel hakları, özgürlükleri ve toplumsal vazifeleri çerçevesinde ne ifade ettiğini sorgulamaktadır.







