“ O aşklar yokluklar içinde yoğu var eden insanların aşkları idi, şimdi ise insanlar varlığın içinde var olanı paylaşamıyorlar”.
Bu zamanda aşk; Hızlı başlayıp tuhaf ilerleyen, kimi zaman komik ve çoğunlukla finali kötü biten, gişe yapamayan üçüncü kalite filmler gibi…Ara sahnesiz ve yaz yağmuru süresi kadar kısa. Sahne oyuncuları çok, baş rol oyuncuları sürekli değişiyor. Tema hep aynı, tek başına yürünen yollar ve yalnızlık…
Ama başı çok güzel başlıyor. O yüzden başlangıca dönelim ilk önce; Aşk ve Hakikatler dizisinin birinci bölümü ;
Aşk tesadüfleri sever filminin başlığından apart ederek değişmez başlangıçlara giriş yapalım; Kadınla erkeğin birbirini bulmalarına neredeyse bir ilahi tecelli sayacakları “Eğer bu olayı yaşamasak tanışamayacaktık” dedikleri âşık olacaklara rol model tüm hikayelere örnek bir tesadüfle başlar ve iki insan yazarı bilinmeyen bu senaryonun bir olay örgüsünde rast gelirler birbirlerine… Ortam hava su tabiattaki tüm renkler daha bir netleşmeye güzelleşmeye başlar. İşte bu süreç çok güzeldir. Heyecanlar yüklenirler. Kabul eder mi? Beni beğenir mi? Hakkımda ne düşünür ya beğenmezse beni kendine uygun görmezse?…
İnsanın gönlünü yine bir toy delikanlı havası kuşatır, muhatabın ilgiyi yakalayıp garanti altına alma tam bir “Love bombing” dönemi… iki ayrı yolda yürüyen insan artık ilişkiye emek vermeye ve tek bir yol yürümeye başlamıştır. Sevgiliyi göklere çıkaran internetten apart edilen şarkılar, şiirler, çiçekler, hediyeler ne sunulursa sunulsun o hep her şeyin çoğudur ve ne yapılsa onun için az gelir. Yaşama dair güzel ne varsa evrende sadece o iki insanı anlatır gibidir…Ne kadar çok ortak yan vardır, konuştukça bu kadar mı olur? denir. Bu kadar mı olur…Kader ne kadar da cömert davranmıştır…
Ama aşklar bir gün biter…
Onca SENLİ, BENLİ VE BİZLİ şarkı, şiir, sunu boşa gitmiştir. Birbirinin ruhuna bu kadar özlem ve arayışla sokulan iki insan için köprüler yavaş yavaş devrilmeye başlar.
Nerede tükenmiştir bu uzun soluklu olacağı zannedilen yolculuk?
Aşkın insan beyni üzerindeki etkilerine dikkat çeken uzmanlar aşkın fiziksel ömrünü yaşanan olaylarla bir ürünü olduğunu vücuttaki (PEA) fenietilamin, norepinefrin, noradrenalin, seratonin, feromon gibi hormonların ve kimyasal tepkimelerin zamanla salınımının azalacağını belirterek üç yıla bağlıyorlar. Sosyologlar ise aşk karşımızdaki insanın gerçeklerini tanıdıkça biter diyerek tamamlıyorlar. Gerçeklik payı büyük. Ömür boyu süren aşklar bu devirde pek yok, olanlar da yarım kaldığı için tarafların birinin iç dünyasında bir süre devam ediyor. “Aşk rüyadır çoğu zaman olduğu gibi bırak. Tek sen misin ayrılan üzüldüğün şeye bak!” Şarkısı bu çağa ait sözlere sahip…Boşuna değil.
Başarıyla ilerleyen örnek bazı evliliklerin sırrını vermeden önce konuyu biraz derinleştirelim;
Düne kadar yabancı olan iki insan birbirini tanımaya başladıkça birbirlerini ve kendilerini de keşfetmeye başlarlar. Fiziksel olarak tensel uyumu bir kenara koyarak iç dünyaya ve karakter yapısına yönelik bir analiz yapalım; Ruhsal harita ve beklenti olarak temelde üç tip eğilimin biri yahut karmasıdır insan :
1-Düşünce, proje ve eylem bazlı insan,
2- Madde insanı,
3-Duygu insanı.
Normalde insan karakterinin bu üç yapının karışımı olması beklenir, ama hep “Çocukluk insanın ana vatanıdır” diyoruz ya; aile ve yaşam kültürünün kattığı bazı özellikler eğitime daha baskın olduğunda kişiliğin güçlü ve zayıf yanlarıyla bir üst profil ortaya çıkar.
Düşünce ve eylem insanları dünyalarında geliştirdikleri normlara uygun insanlara âşık olma eğilimindedirler. Aşık oldukları insanların ne kadar varlıklı olduklarından ziyade ne kadar okuduğu geliştirdiği fikirleri ne kadar yaşayabildiğine bakarlar. Bir düşünceyi kendine yol ve felsefe edinmiş bir insan hayatını yolunu paylaşacağı insanın kendi aynasında fikri kapasitesini ne kadar yansıtabildiğiyle ilgilidir. Yürünecek zorlu yollar o yolu bilen bir yoldaşla güzelleşir diye düşünürler. Uyum sağlanmazsa karakterler ve algılar da çatışmaya başlar, doğru olan karakterde insanı yakalayamadığını düşünür ve aşk biter.
Madde insanı, varsılların eşitliğiyle ya da üstünlüğüyle ilgilidir. Davul bile dengi dengine çalmalıdır onun için. Aşk bir tek taş yüzüğün pırıltı ayarıyla, bir çiçeğin maddi asaletiyle, mobilyaların markasıyla eşdeğerdir. Kendi verdiği ve gördüğü değeri aldıklarıyla ilintili bulur. Aşığın maddi gücünün yetersiz olduğu yerde aşkın gücü de değeri de biter.
Duygu insanı duygusal iletişimlerden örülü iç dünyasının içine alabildikleriyle ve sevdiğine duygularını nasıl aktarabildiğiyle fazlasıyla ilgilidir. Bir başkası için çok önemli olmayan bir ince detay duygu insanı için nerdeyse yaşam çizgisi kadar önemli bir noktadır. Sevgiliye dair emek verdiği her şey kendinden yansıyandır. Özverili ve hassas kişilikli olan duygu insanları her olayı kendi merceklerinde bin kat büyüterek bakarlar. İçinde yoğun duyguların olduğu her yerde yaşayabilirler yeter ki karşı tarafta net bir yansıması olsun. Tabii karşısında duran kişi ters bir profilde duruyorsa ne kadar inanılmaz bir büyü ile başlamışsa da faciaya ve pişmanlıklara dönüşerek anlayamamak ve anlaşılamamak noktasına geldiğinde aşk biter. En çok yaralanan insanlar da karşı tarafa fazla anlam ve duygu yükleyen insanlardır. Bu tip insanlar çoğunlukla narsist kişilik bozukluğu olan insanların kolay hükmedebildiği insanlardır.
Aşkın bitmediği ve kalbinde bitirmeyen insanlar da vardır diyebilirsiniz. İlişkilerin devamlılık süresini tespit eden beklentilerdir. Bu üç karakteristik özelliğin yani düşünce madde ve duygu bütünlüğünü kendinde iyice harç ederek dengeyi kurabilen insanlar sevginin, aşkın, dayanışmanın, yaşamı paylaşmanın hakkını verebilir. Aşkın ve sevginin (ayırmıyoruz) hakkını verebilmek iki taraflı olarak ciddi kâmil insan olmayı gerektirir. Tabii paraya bağlı değerler piyasasının daha bir merkeze oturduğu, bireysel toplumsal tüm ilgilerin; fotoğrafların, estetiğin, sanatın, teknolojinin velhasıl yaşamın hatta haberlerin bile her şeyin gerçeklikten uzak bir simülasyona dönüştüğü, insanın tabiri caizse bir anafora sürüklendiği bu evrede, insanın tutunabildiği kendini güvende hissettirecek değerli şeyler azaldıkça, onu sürükleyip götüren seçenekler de artıyor. Olgunlaşma yolunda aşkı besleyen en yararlı gücün kısa süreli ayrılıklar olduğunu ve zamana bırakmanın en iyi tedavi olduğunu ve zamanın en iyi öğretici ve iletişim dilini yenileyici olduğunu söylediğimiz yaralanmış ilişkilerde bile çoğu kez artık bu tavsiyeler dikiş tutmuyor. Aşk bu zamanda bu kadar sabun köpüğü gibi geçici.
Oysa hep deriz ki; kısa süreli ayrılıklar sevda mahkemesinde aşkın başarısının sicilini ortaya koyan özeleştiri süreçleridir. Ve ayrılıklar da sevdaya dahildir. Her ayrılık bir hasrete dönüşür, doğru sonuçlar çıkarılır ve hasretlerin sonunda da doğru yol üzerinde yürünmeye başlanırsa insanlar ilişkinin başındaki ilk heyecanı yakalayamazlarsa da birbirlerine çok emek vermiş iki insan olarak ilişkiyi kurtarır, onarır ve birbirlerini sevmeyi sürdürürler. Ama onarım çağı bitti her şey tek kullanımlık ve atımlık tüketim çağı. İnsanlar ilişkiyi kurtarmak yerine daha birini kurtaramazken, yara bandı yeni ilişkilerle kendisine uygun bir başka insan arıyor. Ve ortalık yalnızlar sokağı müdavimleriyle dolu…Her gün bu sayı artıyor. Çünkü insan nefsini tanıyor, kendini tanımıyor ve çaresiz de üstelik. Öyle güçlü bir değişimin içinden geçiyoruz ki bireyin yolunu çizebilmesi için tek söyleyebildiğimiz modernist popülist bir söylem… “Sen sadece kendine sahip çık birey olarak sen önemlisin, sadece sen değerlisin, çünkü sen tek kendine kalansın!”
Dara Zindanından Çıkış adlı kitabımızda geçmiş aşkların değer anlayışını ve derinliğini anlatırken bugünün aşklarından yansımalar veren öykülerimizde aşkın neden uzun soluklu yaşandığına dair cevaplar vermeye çalışmıştık. O aşklar yokluklar içinde yoğu var eden insanların aşkları idi, şimdi ise insanlar varlığın içinde var olanı paylaşamıyorlar. Bu sebeple üstüne bina edilemeyen şeyler yüzünden aşkın tanımında da kaymalar oldu. En insaflı bir kalem çıkıp “Aşk Bize Küstü” diyerek sorumluluğu bizlerin üzerine alıyor…En güçlü yaşam kaynağımızdan kendimizi kendi ellerimizle mahrum ettiğimizi vurgularcasına…
Bu çağın zihniyetine yeniden bürünüp değiştiremediğimiz gerçeklerimize dönerek aşkı çağın cümleleriyle tarif edip bağlayalım;
Aşk güçlü bir nefsi tutulma hali olup tesadüfleri seven yanılsama ve zıt çekiciliklerle doludur, dahası aşk insanın kimyasıyla, sevgi insanın kendi dengeleriyle ilgilidir içinde taşıdığı ve karşısındaki insanın bütün düşünce madde duygu yarılarına emek vermeyi ve vazgeçmeme iradesini esas alır. İnsanın kendini bulma ve bilme meselesi burada da önem kazanıyor (Aşk pişip olgunlaşmada bir itki olabilir ama tek başına yetmez). Bu konunun bir okulu olmamakla birlikte kendini bilme sorununu aşabilmiş insan tecrübeyle aşkın esasını da bilir hale gelir, gönülden sevgiyi bilen bir yüreğe sahip ise kendi hayatı için seçimlerinde neyin yanlış olduğunu bilip yanlış kıyılara tutunmama iradesi gösterir. Bu noktada aşk ve sevgi iç içe bir beraberlik içindedir. Sadece aşk taşıyorsa yangın, sadece sevgi taşıyorsa sükûnet, her ikisini zaman birbiriyle dengelediğinde mutlu bir ilişki olur.
“İnsan neyi içinde taşıyorsa odur ve karşısındakine onu verebilir. Aşk denen rüyayı ise bir kere mutlaka tecrübe etmelidir ki kendinde doğru bir yolculuk başlatabilmek için gerekli olan manevi yokluğa düşebilsin o yokluktan kendini doğru bir biçimde yapılandırarak hasar vermeyen karşılıklı daha mutlu bir ilişkinin adımlarını sağlam atabilsin”
