ENDÜSTRİ 4.0 YARATTIĞI İŞSİZ SİNIFA NE SUNUYOR?
İLKOKUL ÖĞRETMENLERİ TOPLUMSAL CİNSİYET FARKINDALIĞI ÜZERİNE,
Nitelikli çalışmalar yapabilir mi? ‘’Eğitmenler’’ bu konuya hazır mı?
SÖYLEMDE CİNSİYETLENDİRİLEN BEDEN ‘’Küfür Kültürü’’!
“Dijital Sosyoloji”, “Toplumsal Cinsiyet”, “Çocuk sosyolojisi”, “Göç Sosyolojisi” ve “Kent Sosyolojisi”
Gibi başlıkların hepsini çalışmak isterdim işin doğrusu. Ben içinden, sadece çocuk sosyolojisini kısmen çalışabildim. Eh biraz da aile konusunu çalışabildik. Fakat ‘’Hayatın İçinden’’ sayfası sözümüz vardı evet hayatın içindende, bu başlıkları apayrı konuşmak, yazmak gerektiriyor.
Daha kısa süreli yazılarıma veya düşünmelerime bakıyorum da, Psikoloji anabilim dalına kendim de ne denli haksızlıklar yaptığımı/zı gözlemliyorum.
Kaldı ki, meslek erbaplarının da birbirlerini anlamamalarını, öğrenme ihtiyacı duymamalarını sağlamakta. Hele bir disiplin var ki, sevmeden asla yapılamaz.
Evet, SHM leri. SHM Dediğimizde ise devreye dezavantajlı ve birden fazla dezavantajlı gruplar girmekte ki, bunu diğer disiplinlerin anlaması hepten zor hale geliyor.
Fakat Psikologlar derneği çıkar misal, PDR ciler Psikologların yardımcıları olsun der misal, bu örnekte dernek, yaşam koçları gibi saçma sapan oluşumlarla uğraşacağına farklı bir disiplini hedefine koymaktadır ki, disiplinlerarasılıktaki sınır aşımına kalkışmaktadır.
Sonra diğer bir anabilim dalı, Psikiyatrlar Psikoloji bilimini küçümsemeye kalkar.
Çocuk Psikologlarının azlığı kadar Çocuk Psikaytrlarının da azlığı ilginç geldi.
Tamam Çocuk Psikoloğu olmak en zoru, tüm aileyle çalışmak zorunda kalışla birlikte, dadısı bakıcısı arkadaşı öğretmeni of ki of, öyle bir kalabalıkla çalışıyorsun ‘’1’’ çocuğu çalışırken.

Amaaan neyse, şiir tam çevrilebilir türdür diyen şair de gördü memleket, bir konuşmasında osuruktan teyyare selam söyle o yâre diyen psikiyatrın ensest tabusu dediğini de gördü. Bilimin halklaşması diyeceğim geliyor da bir gülme tutuyor sürekli.
Danışan yakınlarının da danışanların da, hatta ideolojilerin de/dinlerin de aynı hatayı yapma genel sebepleri sosyoekonomik gibi görünmekte olduğundan, psikolojik iyi oluş halimizi inanışlara ideolojilere ve takiben abilere ablalara bırakarak, gün sonunda gelenekselliğe teslim olarak süreğen hatalar silsilesi yaşamaya devam ediyoruz sürüler olarak vesselam.
Sosyoekonomik olmayan yanı için tek soru sorulabilir. Eşitliğin sağlanması, mevcut kültürel hastalıkların ve bireysel patolojilerin sonlanmasına ne denli hizmet edecek? Gerçek soru sanırım bu.
Usta gözüyle baktığımda, bilim insanlarının da usta çırak ilişkileri içinde yoğrulduklarını görmek umudumu arttırıyorken, klasikleşen adıyla halk ilişkilerinin devlet veya belediyeliklerin yaptıkları işlere bakışları ve dolayısıyla bilime yaklaşımları da, kendilerinin de konu hakkında bilgili ve geleneksel davranışların/uygulamaların sakıncalarının olmadığı inanışı ile doğal regülasyona uğramakta ve herkesin her işe soyunabilmesi ile sonuçlanmakta. Sanırım bu sebeple analarımız hem doktor hem hemşire, aşçı, psikolog, öğretmen, temizlikçi, cariye, bahçıvan vs. oluyor diye giden metaforlarımız var.
Ölçü birimlerimiz keza, tabi hoşta geliyor kulağa, kulak memesi kıvamı!
Tam da bu noktada bu geleneksel süreğen döngünün kırılmasına engel olan herbokoloji anabilim dalı ve alt disiplinleri giriyor. Tüm başarısızlıklarımızı kabullenmeyişlerimiz illa politize ederek hep suçlu arar moduna girmelerimiz var. Hatta hastalıklarımızda havalı olanları seçeriz, bipolarlık daha havalı olduğu için o tanıyı kendine yakıştıran profesyonel hastalarımız olmuştur ve hatta şarkısı oluştu en sonunda. Border line ı öğrenmelerine az kaldı ona da beste bekliyoruz yakın tarihte 😊
Evet hayatın içinden demiştim, her gün en az iki sefer taxi kullanıyoruz İstanbul koşullarında. İstanbul ilk sayımıza trafik terörü attığım başlığa dönüyorum yeniden. İstanbul insan cenneti diyesim var normalde. Nasıl bir cennetse, sinema televizyon sektöründen emekli siyasal bilimler mezunundan, mimarına, mühendisine o kadar ilginç lisanslara sahip taxi şoförlerine denk geldim ki, hayatın içinde yakalanabiliyor ancak bu ilişkiler. Hepsinin ayrı ayrı hikayeleri şaşırtıcı olmamakla birlikte kimi zaman hüzünlü(çoğunlukla), kimi zaman imrendirici, kimi zaman da neşeli. Semt semt değişmekte davranış şekilleri. Genel şikayetler sektördeki mafyatik örgütlenişe benzettikleri, tekelci anlayışın yurdumuz ölçeğinde geleneksel ‘’kardeşler ticaret’’ ‘’öz hemşeriler’’ gibi firma adlandırmalarında olan vizyon problemi ile ilgili olsa gerek. Genel sıkıntı adı altında, Kale, şahinler vs. diye tekeller. Havaalanından dönüşte müşteri alamamaları diye şekillenmekte. Diğer taraftan, Bauhaus firmasının tek girişli olup, çıkışının belediye tarafından engellendiği inanışı Beylikdüzü pratiğinde. Balıkçı Kenan hikayeleri vs. diye gidiyor hee bir de volvo kavşağı vardı değil mi?
Entegrasyon sürecini tamamlamış olan diğer tröst diyebileceğimiz yapılarda bu tip sorunlara yer yok tabi ki. Eyvah tövbemi bozacağım neredeyse 😊 sistematik konuşmalara girip post marxist/ dost marxist konu komşunun hedefi olacağım. Hemen bir r yapıp toparlamaya çalışayım bu kadar dağıttıktan sonra!
Ataerki ve Anaerki çatışmadan bahsedecek gibi başlık atmıştım da bakmayın siz o başlığa, yeteri kadar dikkatinizi çekmiş olsa gerek ki hali hazırda okumaya devam ediyoruz, e hadi öyleyse devam okumaya;
‘’Eski çağlardan beri insan; varoluş koşullarını, kadınlar ve erkeklerden oluşan topluluklar halinde yaşayarak, üretim biçim ve ilişkilerinde fiziksel koşullarının sağladığı ve biçimlendirdiği iş bölümü ile türünün devamını sağlama başarısını göstererek tesis etmiştir.
Bununla birlikte, insanın sürekli gelişen zihinsel yapısıyla doğru orantılı olarak ortaya çıkan teknolojik ilerlemeler ile biçimlenen üretim araçları ve bu araçların kullanımı ile oluşan üretim biçim ve ilişkileri, kadın ve erkeklerden oluşan insan topluluklarının yapısını, tarih boyunca değiştirmeyi sürdürmüştür. Farklı toplumsal ve iktisadi yapılar içinde kadın ve erkekler arasındaki iş bölümünün de, binlerce yıla yayılan kültürel ve ekonomik tarih içinde, değişime uğradığı görülmektedir. Bu bağlamda, tarihsel dizgeye bakıldığında, toplumların da “baskın” dişil veya eril özellikler taşıdığı izlenmektedir.
İlk dönemlerde insan; üretken, verimli, yaşama can veren doğa anasının kucağında, kadının üretimde etkin role sahip olduğu anaerkil toplum yapısı ve soyun anadan çocuğa geçtiği ana hukukuna bağlı bir toplumsal yaşam sürdürmüştür. Üretim araçlarının gelişmesi ve bu araçların erkeğin egemenliği altına girmesiyle kadın, toplumsal ve iktisadi yapıdan, üretim ilişkilerinden geriye itilmiştir. Ayrıca süreç içinde, cinsiyetlerin ötesine geçen düalist algı bağlamında toplum; zengin ile fakir, köle ile efendi, yöneten ile yönetilen ayrımında temellenen sınıflı toplum yapısı ile günümüze değin farklı biçimlerde gelişen, en sonunda küreselleşme çağının sanayi kapitalizmi olarak zuhur eden ataerkil yapıya ulaşmıştır. Ataerkil sistem ilk olarak “yasalar”ı ile toplumu denetlemeye ve egemenliği altına almaya girişmiş, buna yönelik olarak da zor kullanma araçları ile cezalandırma sistemlerini geliştirmiştir.
Zor kullanmanın en gelişmiş aracı ise, bugünün ataerkil toplum yapısı içinde, ordudur. Askeri ve silahlı gücün örgütlü simgesi olan ordu, ataerkil toplum gövdesinin eril cinsel organı gibidir. Ataerkil toplum yapısının üstyapı kurumları ile kadına ve kadınlığa karşı verdiği egemenlik savaşı, bilime ve doğaya karşı da verilmiştir. Bilim, meta üretiminin bir aracı olmuştur. İnsanın doğa içinde hayatta kalma savaşı ise, anaerkil sistemden ataerkil sisteme geçişle birlikte, günümüze değin değişerek gelişmiş ve sonunda, doğaya karşı da bir savaşa dönüşmüştür. Ataerkil insan için doğa, kutsallığını çoktan kaybetmiş ve artı değer uğruna geri dönüşümsüz, sömürülebilecek bir kaynak haline gelmiştir.
2010 yılında büyük beklentiler ile beyaz perdede yerini alan, James Cameron’ın yönettiği Avatar filminde de, temelde, kapitalist ve yayılmacı ataerkil toplum sistemi ile doğanın kucağında, doğa ana ile kurdukları son derece özel ilişkiler ile düzenlenmiş anaerkil toplum yapısındaki bir klanın arasındaki savaş konu edilmiştir. Filmin pazarlanmasında büyük payı olan, son derece gelişmiş sinema teknolojilerinin yanında, filmin konusu, öyküsü ve dramatik yapısı geri planda kalmıştır.
Bununla birlikte Avatar filminde, öykünün geçtiği Pandora gezegeninde yaşayan anaerkil klan ile karşı karşıya gelen, gezegenin eşsiz biyolojik dokusunu, “dünya için değerli” bir maden uğruna yok etmeye hazır, ordu gücünü elinde hazır bulunduran, dünyalı bir şirketler grubu bulunmaktadır. Kapitalist toplum yapısının çatısını oluşturan şirket sahiplerinin temsilcisi olarak, Pandora’da yönetici pozisyonunda yer alan bir şirket çalışanı; onun yönetimi altında ise grubun parası karşılığında orada bulunan “bilim” ve “ordu” birimleri ve bu birimlerin başında da birbirleri ile çatışan bir bilim kadını ile iri kasları ile saldırı gününü iple çeken askeri bir birlik komutanı şeklinde karakterler vardır. Bu üçlü yapı, modern kapitalist toplumun çatısını simgeleyen bir üçgeni oluşturması nedeniyle bizim için önemlidir.
Pandora gezegeninin yerlileri ise, dünyalı Gök insanlarının istediği madenlerin üzerinde oturan ve ilkel olarak tanımlanan; doğa tanrıçaları olan “Aiwa” ya tapan; doğanın atalarının ruhlarını sakladığına inanan bir topluluktur. Gezegenin doğal yapısının tasarımı, yerlilerin tanrıça Aiwa ve doğa ile kurdukları fiziksel ve ruhsal ilişkiler, anaerkil toplum yapısının dünyadaki biçiminin, doğa ile insan arasında kurduğu ilişkinin, simgesel bir yeniden yaratımıdır. Ancak filmde, karşıt olarak tanımlanan bu iki kesimin, sadece kendi üretim biçimleri ve varoluş değerleriyle mücadele etmeleri izlenmez. Anaerkil toplumun ataerkil saldırıya yanıt verme yolu ve biçimi, kapitalist toplumun yayılmacı ve saldırgan doğası ile uyumlu hale getirilecek ve kurtuluşun yine, kapitalist eril bir yardım olmaksızın mümkün olamayacağını gösterecek biçimde, “bilim insanları” ile “kadın bir askere” eşlik edecek olan “sakat bir Amerikan askeri”nin karşı tarafa geçişi, onları örgütlemesi, silahlandırması ve onlara liderlik etmesi ile mümkün olacaktır.
Bu bağlamda, çalışmamızda, ilgili film üzerinden, ataerkil ve anaerkil toplumun tarihsel savaşı sorunsallaştırılmakta; varoluş koşullarını korumak için direnmek zorunda olan anaerkil toplum ile ataerkil-kapitalist toplumun karşılaşma biçimleri, dramaturjik bir söylem analizine tabi tutulmaktadır. Çalışmanın hipotezi; yaşadığımız çağın üretim araç, biçim ve ilişkilerinin ait olduğu ataerkil toplum yapısının, Avatar gibi medya çıktılarıyla da sürdürüldüğü, dolayısıyla ilgili yapıda medyaların rollerini ortaya koymanın, bu filmlerin daha derin ve kapsamlı okumalarıyla mümkün olabileceği, şeklindedir. Böylece, Amerika’nın veya Batı’nın üçüncü dünyadaki sömürgeci ve yeni sömürgeci politikalarına karşı bir öz eleştiriyi hatta bir tür günah çıkarmayı içerdiği iddialarıyla pazarlanan benzeri medya ürünlerinin, dramaturjik söylemleri bağlamında, yine ataerkil sisteme hizmet ettikleri, görülebilecektir.’’ B.Kaya Erdem & Ö.Baydaş Sayılgan.
Dergiparkta yayınlanan makale, İletişim Çalışmaları Dergisi Sayı 1 Bahar 2012, s.111-132’den alınmıştır.
Son söz olarak hayatın içinden sayfası bu teorik makaledeki gibi yaşanıyor olsa da, Hayatın mevcut çıplak halini yansıtma hedefinde olacaktır 2025 itibarı ile. Pratikte yaşananın tümünü ifade etmez hiçbir genelleme.
Hayde pazarola hayrola kalın sağlıcakla dostlukla.






