B. Oedipus Kompleksi ve Anne-Oğul Ensesti
Anne-oğul ensesti temasının çıkış noktası Antik Yunan tiyatrosunun oyun yazarlarından Sofokles‟in Kral Oedipus tragedyasıdır. Kral Oedipus, Sofokles‟in eseri olarak bilinse de onun Yunan miti olduğunun ve Sofokles tarafından yazılı bir metne dönüştürüldüğünün altını çizmek gerekir. Oedipus, Thebes Kralı Laios ve Kraliçe Jacosta‟nın oğludur. Kral Laios, kâhinden bir oğlu olacağını ve oğlunun kendisi öldürüp karısıyla evleneceği öğrenir. Bunun üzerine Kral Laios ve eşi, oğullarını doğar doğmaz “ayaklarını delip birbirine bağlayarak Kithairon Dağı‟na terk ettiler” (Schwab 256). Ancak Korent Kralı Polybos‟un çobanı, çocuğu bulur ve “çocuğun delinmiş tabanlarındaki ipleri çöz[erek] yaralarından dolayı ona Oedipus, Şiş Ayak adını ismini ver[ir]” (Schwab 256). Arketipsel simgecilikte ayaklar, hareketliliği ve özgürlüğü simgelemektedir. (Estés 250). Dolayısıyla çocuğun ayaklarından yaralanarak bir dağa terk edilmesi özgürlüğünün kısıtlanması noktasında anlamlıdır. Öyle ki mitin geri kalanında da Oedipus, anne ve babasını öldüreceği kehanetini öğrenip kaderinden kaçsa da mitin sonunda babasını öldürüp annesiyle evlenir.
Anne-oğul ensestini Oedipus mitinden ayrı ele almak mümkün değildir. Sigmund Freud, erkek çocuğun annesine duyduğu ilgi ve sevgiyi bu mitten yola çıkarak 1910 yılında “Oedipus Kompleksi” olarak adlandırmıştır. Oedipus Kompleksi, her erkek çocuğunun bilinçaltında babasını öldürüp annesiyle evlenme
arzusu bulunduğuna işaret etmektedir (Freud, “Rüyalar Üzerine On Konferans” 223) Oedipus mitinde Oedipus, babasını öldürdüğünü ve annesiyle evlendiğini kral olduğu ülkenin lanetlendiğinin ve lanetin kalkması için Kral Laios‟u öldüren kişinin bulunması gerektiğinin söylenmesi üzerine yaptığı araştırmalar sonucu öğrenir. Yani Oedipus, farkında olmadan bunları yaşamıştır. Öyle ki bu durumdan utanç duyan
Oedipus, kendi elleriyle gözlerini kör eder ve annesi Jacosta ise intihar eder.
Oedipus Kompleksi cinsiyet öznesi olarak bireylerin nasıl konumlandırıldığını göstererek bireyleşme sürecinin başlangıcını oluşturur. Erkek çocuğu, bebekken annesinin bedeniyle yakın ilişki içerisindedir. Bu yakın ilişki sonucu, erkek çocuğu cinsel olarak annesini arzulamaya başlar. Aynı şekilde kız çocuğu da annesiyle yakın temas içerisindedir ancak büyüme aşamasında baba da bu ilişkiye dâhil olunca kız çocuğu sevgisini babasına yöneltirken erkek çocuğu annesiyle arasına giren babasını kendisine rakip olarak görür. Kızın penisten yoksun olduğunu gören ve iğdiş edildiğini düşünen erkek çocuğu, bunu tehdit olarak algılar ve aynı şeyin başına gelmesinden korkar. Dolayısıyla babanın oğlunu iğdiş etme yani kastrasyon tehdidi, oğlun anneye duyduğu arzudan vazgeçmesine yol açar; oğul bundan sonra ileride babası gibi güce sahip olacağını düşünerek teselli bulur (Cinsiyet Üzerine 78-9)
Psikiyatr Estella V. Welldon Anne: Melek mi, Yosma mı? adlı kitabında anneliğin kutsallaştırılmış olması dolayısıyla annenin, ensesti isteyen taraf olarak gösterilmediği düşüncesi üzerinde durur. Anne-oğul ensesti, Oedipus Kompleksi bağlamında oğlun annesini arzuladığı şeklinde yorumlanmaktadır. Bu durum
geleneksel cinsiyet rollerinin kız çocuk ve kadınları boyun eğici, bağımlı, erkek cinselliğinin nesnesi; oğlan çocuk ve erkekleri ise hükmedici, bağımsız, saldırgan ve heteroseksüel cinselliğin öznesi olarak biçimlendirmesiyle ilişkilidir (İkkaracan, “Çocuklara Yönelik Cinsel Taciz” 112). Bu bağlamda annenin çocuğundan büyük olduğu düşünüldüğünde anne-oğul ensestinde ensestin bilincinde olan ve ensesti
isteyen tarafın anne olma ihtimalinin üzerinde neden durulmadığı sorgulanmalıdır.
Anne-oğul ensesti yaşandığında iki tarafın da bunu farklı biçimlerdegizlemeye çalıştığı görülmektedir. Ataerkil düzende erkeğin, annenin cinsel isteklerine boyun eğdiğini kabul etmek istemeyişiyle annenin kutsallaştırılmış annelik imgesine uygun hareket etme isteği anne-oğul ensestinin görünür kılınmasını
zorlaştırmaktadır. Baba-kız ensestinin anne-oğul ensestine göre daha görünür olmasının iktidar politikasıyla iç içe olduğunu dile getiren Welldon‟ın değerlendirmesi şu şekildedir:
Bu tepki farklılığını yaratan, toplumun kadını tam bir insan olarak görememesidir. Annelerin gücünü kötüye kullanabileceğinin zor kabul edilmesi, bu tatsız gerçekle başa çıkmak için toptan inkarın sonucu
olabilir. Kadın, bir yarı nesne, yalnızca erkeğin sapkın tasarımlarına yarayan bir kap olarak görülür. Toplumun sapkın kadın tutumlarını saklamak için yaptığı belirgin idealleştirme (“Kadınlar böyle korkunç
şeyler yapmazlar”), aslında alçaltıcı zıddını da içerir. (119-120)
Görüleceği gibi kadını idealleştirme ya da kutsallaştırılmasının altında kadını küçümseyici bir tutum yatmaktadır.
Örneğin, milliyetçilik ve sömürgecilik karşıtı hareketler, kadınları “anne” ya da ulusun geleneksel taşıyıcıları gibi kimliklere hapsetmektedir (İlkkaracan, “Giriş: Müslüman Toplumlarda Kadın…”21). Bu idealleştirme kadınları ve kadınların cinselliklerini kısıtlamanın yanı sıra onları bu söylemlere uygun hareket etmeye zorlamaktadır. Kadının, egemen güç tarafından dayatılan kimliklere hapsedilmesinin ya da idealleştirilmesinin yansıması Türkçe halk anlatılarında ensest teması bağlamında ortaya çıkmaktadır.
Örneğin, milliyetçilik ve sömürgecilik karşıtı hareketler, kadınları “anne” ya da ulusun geleneksel taşıyıcıları gibi kimliklere hapsetmektedir (İlkkaracan, “Giriş: Müslüman Toplumlarda Kadın…”21). Bu idealleştirme kadınları ve kadınların cinselliklerini kısıtlamanın yanı sıra onları bu söylemlere uygun hareket etmeye zorlamaktadır. Kadının, egemen güç tarafından dayatılan kimliklere hapsedilmesinin ya da idealleştirilmesinin yansıması Türkçe halk anlatılarında ensest teması bağlamında ortaya çıkmaktadır.
Türkçe halk anlatılarında ensest temasının ilk örneği Dede Korkut Oğuznameleri‟nde görülmektedir. Burada tespit edilen ensestin anne-oğul ensesti olması, Dede Korkut Oğuznameleri‟nden sonra sözlü kültür alanında üretilen ve aktarılan anlatılarda anne-oğul ensestine nadiren rastlanması noktasında önemlidir.
Dede Korkut Oğuznameleri‟nde yer alan ve Dresden yazmasından alınan “Dirse Han oglı Bogaç Han boyını beyan eder” hikâyesinde Dirse Han‟ın oğlu Boğaç Han‟ın annesiyle arasında yaşandığı söylenen bir ensestten söz edilmektedir. Boğaç Han‟a babası beylik verdikten sonra Dirse Han‟ın himayesinde bulunan kırk yiğidin adı anılmaz olur. Bu durumu kabullenmeyen ve Boğaç Han‟ın yanında tekrar izzet ve hürmet sahibi olmak isteyen yiğitler, Boğaç Han‟ı babasına kovlamaya karar verirler ve ona şunları söylerler: “Kalkubanı, Dirse Han, senün oglun yerinden örü turdı, gögsi güzel kaba taga ava çıkdı. Sen var iken av avladı, kuş kuşladı, anasınun yanına alub geldi. Al şerabun itisinden aldı içdi, anasıyıla sohbet eyledi. Anasına kasd eyledi” (Dede Korkut Oğuznameleri40). Ardından yiğitler “Böyle ogul nene gerek Öldürsene!” dediğinde Dirse Han, “Varun getürün, öldüreyim. Böyle ogul mana gerekmez.” yanıtını vermiştir. Bunun üzerine oğluyla ava çıkan Dirse Han, Boğaç Han‟ı okla vurmuş ve oğlunu öylece dağda bırakıp evine dönmüştür.
Aynı şekilde Boğaç Han‟ın hikâyesinin anlatıldığı Vatikan yazmasında yaşandığı var sayılan anne-oğul ensesti “Annesine kasd eyledi, el uzatdı” (DedeKorkut Oğuznameleri 205) cümlesiyle ifade edilmektedir. “Kasd etmek” ifadesi, burada kötülük etmek, kıymak, zarar vermeyi istemek anlamına gelecek biçimde
kullanılmıştır. Dolayısıyla Boğaç Han‟ın şarap içip sarhoş olduktan sonra annesine yaklaştığı, annesine el uzattığı söylenmektedir. Boğaç Han‟ı suçlayan yiğitler, Boğaç Han‟ın babasının yerini almaya çalıştığını da dile getirir. Öyle ki babasından beylik alan ve gelecekte babasının yerine geçecek olan Boğaç Han‟ın babası varken avlanması bile kabul edilecek bir davranış değildir. Bunlarla birlikte Boğaç Han‟ın annesine el uzattığının da söylenmesi onun ataerkini yıkmaya çalıştığının göstergesi olarak okunabilir. Bu durumda ataerkinin yıkılmayacağı, sadece el değiştireceği gözden kaçırılmamalıdır.
“Dirse Han oglı Bogaç Han boyını beyan eder” hikâyesinde anne-oğul ensestini isteyen tarafın oğul olduğunun söylenmesi, Welldon‟ın sözünü ettiği iktidar politikasıyla ilişkilendirilebilir. Sadece anne-oğul ensestinin söz konusu olması bile babanın otoritesini ve gücünü sarsarken bir de annenin, oğlunu arzuladığı düşüncesi kadını pasif olarak konumlandıran erkek egemen düzeni alt üst edecektir.
Müslüman toplumlarda kadın cinselliğine dair “açık” ve “örtük” teori adını verdiği iki yaklaşımdan söz eden Fatma Mernissi, açık teoriyi erkeğin kadınlarla ilişkilerinde saldırgan, kadının erkeklerle ilişkilerinde ise pasif olarak görüldüğü biçiminde açıklamaktadır. Örtük teoriyi İslam düşünürü Gazali‟nin kadınların “her şeyi hükmü altına alan gücünün kontrol edilmesi” düşüncesinden hareketle kadının aktif, erkeği pasif olarak konumlandırması şeklinde ifade etmektedir (Mernissi 38). Bu noktada biyolojik olarak erkeği aktif, kadını pasif olarak nitelendiren Freud‟un düşüncesine göre anne-oğul ensestinde ensesti isteyen tarafın oğul olması anlaşılabilmektedir. Ancak Müslüman toplumlarda bilinçdışında kadının aktif olarak nitelendirilmesinin yansımasını Dede Korkut Oğuznameleri‟ndeki anne-oğul ensestinde doğrudan görmek mümkün değildir. Aynı şekilde halk anlatılarındaki baba-kız ensestinde de kızıyla ensesti isteyen tarafın baba olması kadının aktif olarak nitelendirilmesine olanak vermemektedir.
C. Türler Arası Ensest Teması bundan sonraki yazımız.





