Bu saptamaya karşın, tıpkı diğer romanları gibi, Kürk Mantolu Madonna’nın da, okuyucunun içine yavaş yavaş işleyip ortak akıl ve gönülde giderek daha güçlü bir yer edindiğini söyleyebiliriz. Böyle bir gelişme ise aslında gerçekten çok şaşırtıcıdır çünkü bu öksüz yapıtların üzerine, yaratıcılarının ölümünden sonra, korkunun o koyu kara gölgesi düşecek ve onlar neredeyse yirmi yıl boyunca hiç değerlendirilmeyecektir. 1960’lara gelindiğinde sanki yer altından çıkartılıp da derin bir saygıyla kucaklanmaları, başlı başına bir inceleme konusu sayılır. Her değişimin yapılandırıldığı, denetlendiği, hızla değişen, değiştirilen bir ülkede bu durum, halkın, en azından okuyan yazan halkın toplum mühendisliğine cevabı sayılır.Sabahattin Ali bir ifade insanıydı. Coşkuyla konuşup yazdığı, kendisini tanıyan hemen herkesin belirttiği bir yanıydı. Yine de doğrusu ya, ürettiği metinlerin önemli bir bölümü, okuyucuları için degil mahkemelere verilmek içindi. Bütün sözleri toplanacak olursa, bunların hiç küçümsenemeyecek bir bölümünün, davalarla ilgili bıkkınlığını yansıtanlardan oluştuğu söylenebilirdi.
Nitekim, kaldığımız nokta olan 1944 yılına dönersek, Onu yine dilekçeler verirken, savunmalar hazırlarken bulacağımız kesindir. Bunun en önemli nedeni, Nihal Atsız’ın Orhun’da “ Başvekil Saraçoğlu’na açık Mektup 1 ve 2 başlıklı yazılar yazarak gerek Mİlli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i gerekse Sabahattin Ali, Pertev Naili Boratav ve Cevat Emre’yi “ bu koministleri neden çalıştırıp konuşmalarına izin veriyorsunuz?” anlamına gelecek biçimde ihbar etmesidir.
Söz konusu yazıdan kimi pasajları olduğu gibi aktardığımızda onların büyük ölçüde 1931’deki Cemâl Kutay iddianamesinin tekrarından oluştuğunu görürüz. Oysa hemen herkesin bildiği bir hukuk ilkesine göre insanlar aynı suçtan zaten iki kere yargılanamazlar. Makale, eylemleri de değil düşünceleri suç sayarak onlar için kronik cezalandırma talep etmektedir. ( Orhun, 1. Mart.1944) Gazeteden aktaralım“ BugünMaarif Vekâletine bağlı Dil Kurumu azasından ve Ankara’daki Devlet Konservatuarının öğretmenlerinden bir Sabahattin Ali vardır. Hemen hemen bütün kendisini tanıyanların komünistliğini bildiği Sabahattin Ali, 1931 yıllarında Konya’da, 14 ay hapse mahkûm edilmiştir.
Sebebi de başta o zamanki reis- i cumhur Atatürk olduğu halde (bu, Sabahattin Ali’nin bütünüyle ve şiddetle reddettiği bir suçtur) bütün devlet erkânını ve rejimi tehzil eden manzum bir hezeyan name yazmasıydı” Örnekleri artıralım. Bir başka paragraf iletelim.“bu hezeyanları yazan Sabahattin Ali, bugün kültür işlerinin mühim bir mevkiinde, Maarif Vekili Hasan Ali’nin şahsi sempatisi sayesinde, bastırmak istediği Türk Milletinin(?) parasıyla rahatça yaşamaktadır.
Uzun sürecin sonunda Maarif Vekili Hasan Ali Yücel, Nihal Atsız’ın Boğaziçi Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenliğine son vermiştir ancak şikâyet edilenlerden, örneğin Sadrettin Celâl Antel, İstanbul Üniversitesindeki görevinden bakanlık emrine alınmıştır.
Zaten, hemen herkesin devlet görevindeki son demleridir bunlar…
Mahkeme koridorlarından ayrılamayan Sabahattin Ali ise Nihal Atsız’a hakaret davası açıp dilekçesine şunları yazar“ Onbeş sene geçmiş, haklı olsaydı bile hesabı verilmiş bir hadiseyi ele alarak, beni “ bu vatan haini”! demek suretiyle, halkın hakaret ve husumetine maruz bırakacak ve namus, haysiyet ve vakarıma taaruz teşkil edecek mahiyette tahkir etmiştir. “ Vatan haini” tabiri açıkça hakaret ve sövme suçunu teşkil eder” Bu duruşmalar serisinin sonunda Nihâl Atsız, bir buçuk yıl hapis yatmıştır ama Sabahattin Ali’ye hakaret etmekten değil. O davadan aldığı altı aylık ceza, “millî tahrik” gerekçesiyle, önce dört aya indirilmiş sonra da ertelenmiştir.
Ne var ki binadan çıkıp giderken, merdivenlerde, ırkçılık- turancılık davasından tutuklanmıştır. Gerçi Askerî Yargıtay, temyizde Sıkıyönetim Mahkemesinin altıbuçuk yıllık kararını bozmuş ve o sırada bir buçuk yıldır tutuklu bulunan Atsız’ı sonunda serbest bırakmıştır.
1945’i Türkiye açısından en iyi anlatacak ifade, hiç kuşkusuz Başbakan İsmet İnönü’nün “ yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de içinde yerini alır” tümcesiydi. “ Yeni” sıfatı, o güne kadarki kuralların, sınırların, safların yerle bir olacağı anlamına geliyordu. Bu kadarını herkes anlıyordu ancak ölçü ve şiddetini kestirmek kolay olmuyordu. Kesin olan tek nokta, ünlü demecini, SSCB’ye belli bir kızgınlık havası ve Stalin’in Kars’ı istediği söylentileri arasında vermiş olmasıydı. Bunun anlamı, Kurtuluş Savaşı’nın başından beri sürmekte olan yoğun dostluğun, artık rafa kalkacağıydı.
Uluslararası ilişkilerde ortak hedef ya da çatışan çıkarlar esasında hem yakınlaşma hem de uzaklaşma elbette olağan sayılabilirdi. Ne var ki 1920’lerde başlayan dayanışmanın ilkeleri “ anti- emperyal izm” “ kurumlarda ortaçağın tasfiyesi “ “değer ile düşüncede aydınlanma” olarak tanımlanabiliyorken yeni durum belirsizliklerle doluydu. Acaba güvenlik karşılığında kalkınma ve özgürlükten mi vazgeçiliyordu?
Kısa bir süre önce, Sevr gibi bir yok oluş belgesine karşı savaşmış, üstelik o süreçten kim ne derse desin, aslında hacim ve güç bakımından çok küçülerek çıkmış ülkenin aydınları arasında “ anti- emperyalist” ideallere aykırı davranıldığı, yeniden taviz verildiği kaygısını taşıyan etkili bir kesim vardı.AÜ Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinden Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran ile yazar Sabahattin Ali de onların arasındaydı. Bu üç isim, Ali’nin öldürüldüğü yıl olan 1948’de siyasal düşüncelerinden ötürü işlerini kaybedecekti. Kıskaç durmadan daralıyor ancak onlar şimdilik yöntem ve uğraş değiştirerek 1945 cehennemi dedikleri ortamın içinde tutunmaya çalışıyordu.






