<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kadın &#8211; İmgazete</title>
	<atom:link href="https://imgazete.tr/yalova-cinarcik/haber/kadin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://imgazete.tr/yalova-cinarcik</link>
	<description>SosyoEkonomik Kültür&#38;Haber Gazetesi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 08 Nov 2024 15:17:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9</generator>

<image>
	<url>https://imgazete.tr/yalova-cinarcik/wp-content/uploads/2024/01/cropped-imgazete-logo5-32x32.jpg</url>
	<title>Kadın &#8211; İmgazete</title>
	<link>https://imgazete.tr/yalova-cinarcik</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>  LİLİTH’DEN  MALALA’YA KADININ ADI VAR</title>
		<link>https://imgazete.tr/yalova-cinarcik/imkadin/lilithden-malalaya-kadinin-adi-var/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kamböre]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Nov 2024 15:17:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İMKADIN]]></category>
		<category><![CDATA[İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[kadının adı var]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Lilith]]></category>
		<category><![CDATA[Lilith'den Malala'ya Kadının Adı Var]]></category>
		<category><![CDATA[söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[yazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://imgazete.com.tr/ekonomi-haberleri/?p=988587</guid>

					<description><![CDATA[&#160; Ülkemizde kadına yönelik şiddet sürekli gündemin  değişmez bir parçası olarak her gün yeni haberlerle toplumumuzu derinden sarsmaya devam ediyor. Kadına yönelen şiddetin sebeplerini irdelediğimizde, sosyo-kültürel, tarihi bazı analizler yapma ihtiyacı duyduk. Erkek varlığının tamamlayıcı öbür yarısı olan kadının neden toplumu bu kadar yaralayıcı bir manzaranın içinde başrolde olduğunu çok yönlü anlamaya çalışarak kadının kimlik [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Ülkemizde kadına yönelik şiddet sürekli gündemin  değişmez bir parçası olarak her gün yeni haberlerle toplumumuzu derinden sarsmaya devam ediyor. Kadına yönelen şiddetin sebeplerini irdelediğimizde, sosyo-kültürel, tarihi bazı analizler yapma ihtiyacı duyduk. Erkek varlığının tamamlayıcı öbür yarısı olan kadının neden toplumu bu kadar yaralayıcı bir manzaranın içinde başrolde olduğunu çok yönlü anlamaya çalışarak kadının kimlik sorununu daha derinden incelemek üzere toplumbilimci yazar, kadın tarihi araştırmacısı, ilişki  ve iletişim danışmanı Özlem Akşit ile düne ve bugüne dair bir röportaj gerçekleştirdik;</p>
<p><strong>SORU: Sayın AKŞİT, neredeyse hemen her gün üzüntüyle izlediğimiz bu kadın cinayetleri haberleri hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Ö. AKŞİT: Çok boyutlu yönleriyle, ciddi bir titizlikle, genel geçer hukuksal bir sorun gözüyle  bakmadan toplumun tüm dinamikleriyle ele alınması gereken bir sorunumuz olduğunu düşünüyorum. Elbette her şeyin temelinde ekonomiye bağlı sosyal  çöküntü ve buna bağlı olarak toplumsal yapıda sosyal ahlaki çürümenin önemi büyük ancak kadının tarih boyunca sosyal kimliğinin insanlık için ne ifade etmekte olduğunu da gözden geçirip daha bilinçli bir bakış elde etmek gerekiyor. Narin çocuğumuzun trajik vakasına bakıldığında ya da Özgecan cinayetini hatırladığımızda  kadının erkek öfkesiyle karşılaştığında neden bu kadar kolay öldürülebilir, ucuz ve harcanması kolay bir varlık olarak görüldüğünü sorgulamak gerekiyor. Olaylara tabii ki yalnızca kadın hakları yönüyle değil, psikoloji, sosyoloji, iletişim gibi çok değişik disiplinlerden de bakılmalı. Erkek öfkesi ve şiddetinde yer alan sebeplerin  temelleri incelenmeli. Aslında temelde anaerkil bir yapıya sahip olan toplumumuzda kadının tarihi kimliğine baktığımızda ve bugün modern dünyada da görünürde bir saygınlığa sahip olduğunu söyleyebilecekken cinayetler konusunda karnemizin bu kadar kötü bir karne oluşunun bizi ciddi bilimsel araştırmalara sevk etmesi ve toplumda ciddi bir bilgi ve bilinçlenme seferberliği gerekiyor. Hassasiyetin en üst düzeyde eylem düzeyine taşınması gerekiyor. İlişki iletişim ve aile danışmanı olarak toplumsal iletişim ve ortak yaşamda saygı ve sevgi dilimizin çok yanlış olduğunu da düşünüyorum. Bu alanda uzmanların tabandaki halka farkındalık eğitimleri verme konusunda hizmetlerinin daha çok ulaştırılması  gerekiyor. Toplumda ciddi bir iletişim ve ahlak sorunu var ve iletişim denince sadece medyanın topluma aktardığı haberler yahut ticaret ve banka sektöründe müşteriyle iletişim becerileri anlaşılıyor. Oysaki insan için iletişim sabah uyandığı andan itibaren önce kendisiyle daha sonra en yakınındaki insanlarla başlıyor ve gün boyu insan, hayvan, bitki veya teknolojik iletişim olarak tüm varlıklarla sürüyor. Kadın erkek ilişkilerine daha bilinçli bir bakış kazandırılmalı yine burada da uzmanların söylemlerine dikkat etmesi gerekiyor. Sosyal medya çok sıkı takip ediliyor ve maalesef bu mecralarda sürekli yalnızlık ve bireyselliği vurgulayıcı “Sadece sen önemlisin, yalnızca sen varsın sen değerlisin, şöyle şöyle yapıyorsa sil gitsin”, “Bir erkeği/kadını anlamanın altı kuralı” gibi rakamlarla tespit edilmiş! Hap öğretiler sunuluyor. İnsan kendini tümüyle tanıyabiliyor, anlayabiliyor mu ki karşısındaki insanın iç dünyasının şifrelerini çözebilsin  denemiyor. Toplumdaki kalıplaşmış öğretiler de cabası. İnsanlar olarak hepimiz bize sunulan hazır formül ve kalıplarla birbirimize öyle peşin bakışla  ve genellemelerle dolu simülasyon bir dünyaya ait varlıklar olduk ki, formüllerle yaşıyor formüller işe yaramadıkça da yaralanıyor yaralıyoruz birbirimizi. Cidden bu konularda düşünmek lazım tabii. Ama konuya geri dönecek olursak, bilgi ve araştırmanın önemini vurgulamak adına nasıl ki bir doktor bir hastalığı teşhis edebilmek için bulgulara inip hastalığın kökünde olanı inceleyip sonuçlara göre hareket ediyor kadın sorunsalını çözebilmek için de tâ insanlık tarihi kadın tarihine bir yolculuk yapmak gerekiyor. Ben de bunu yaptırarak insanları bazı hususlarda bilgilendirmek ve düşündürmek istedim. (Aslında bu kitapta genel olarak insanlığın sosyolojik  öyküsünü  anlatmama rağmen, kendime öz eleştirimdir, erkeğin de tarihini başka detaylarıyla ayrıca yazmam gerekiyor çünkü erkeği de anladığımızda pek çok açıdan boşluk tamamlanmış olacak) Çünkü erkeğin kadını kadının da erkeği doğru yerden görmesi gerekiyor ; Yani cinsi kimlik yönüyle değil, insan yönüyle.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>SORU: Lilith’den Malala‘ya Kadının Adı Var adlı kitabınız başlığından da anlaşıldığı üzere oldukça geniş konuları ele alan bir esere benziyor. Genel bir kadın tarihi araştırması diyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Ö. AKŞİT: Evet kesinlikle öyle. İnsanlığın tarih sahnesinde ilk varoluş dönemlerinden itibaren kadına dair elde bulunan bilgi ve araştırmalara dayanarak yeryüzündeki sosyo- kültürel kimliğiyle geçirdiği yolculuğu anlatıyor.</p>
<p><strong>SORU: Neden Lilith’den başlama ihtiyacı duydunuz? Kimdir Lilith?</strong></p>
<p>Ö. AKŞİT: Son dönemlerde kadın aktivistlerin çok kullandığı bir imge. Sebebi de Lilith’ in  Âdem’ e yani erkeğe ilk başkaldıran onun eşi olmayı reddeden ilk kadın imgesi oluşu. Ama tabii ki Lilith, Havva’dan önce Âdem için ilk eş olarak ateşten yaratılan bir varlık olarak söylense de kutsal kitaplarda doğrulayıcı bilgisi bulunmayan Yahudi apokrif inançlarına göre ortaya çıkmış, itaat etmediği ve cennetten kovulduğu için Âdemin soyundan gelenleri yok etmeye kararlı kötü ruhlu bir karakter. Eski Türklerde lohusa kadınlara musallat olan albastı  olarak dile getirilmiş. Modern çağda bu imge kadının ezilişine yok sayılmasına ve şiddete karşı bir başkaldırı imgesi olarak kullanılıyor.</p>
<p><strong>SORU: Kitabınızın kadın tarihini her yönüyle anlatmayı amaçladığını anlıyoruz. Peki yazma amacınız, çıkış noktanız neydi?</strong></p>
<p>Ö. AKŞİT: Az bilinen ancak bugün dahi insanlığın bilinçaltındaki hükmünü sürdüren doğru kabul edilmiş yanlışları anlatmak, çözümlemeleri yapmak ve algılarımızdaki hala yönlendiriciliği olan bazı sosyo-kültürel alışkanlıkların ya da uygulamaların aslında temelinde bulunan sakat inançları gösterebilmekti. Bir örnek vermek istiyorum; 2016-2018 yılları arasında Kocaeli’nde bir araştırma yapılmış, ekseriyetle 18-40 yaş aralığındaki kadınların el ve ayaklarında  görülen  kına rengi lekeler, eski zamanda bu topraklarda yaşayan insanlar tarafından şeytanın kadına dokunması olarak yorumlanarak pek çok bu durumdaki kadının erkenden bir şekilde evlendirilmesine karar verilmiş , halk arasında “melek kınası”  yahut “şeytan kınası” olarak bilinen leke aslında Tinea Nigra denen kına rengi bir mantar enfeksiyonu. Fakat tabii tıbbın pek çok şeyi izah edemediği çağlarda insanlar bunun üzerinden kadına kötülük atfederek hor davranmışlar. Zaten erken çağlardan beri değişik toplumlarda kadın sürekli cennetten kovuluşun temel sorumlusu tutularak hep aklı hükmü sayılmayan öteki bir ikincil değerde varlık muamelesine tabii tutulmuş. Buna benzer kitapta genele yaygın pek çok yaşanmış olaylar bilgiler örnekler sosyo-kültürel yahut dine dayandırılan sebepleriyle var.  Özetle kitabın amacı ezber bozan bir kitap olarak gerçekleri gözler önüne sermek ve kadını doğru anlamaya yönelik olarak hakikatleri tarafsız noktalardan düşündürebilmekti, insanlara bir şeyleri fark ettirebilmekti.</p>
<p><strong>SORU: Kitabınızın uzun bir araştırma sürecinde ortaya çıktığı görülüyor. Peki bu sürecin sonunda kısa bir özet vermeniz gerekirse kadına yönelik hangi konularda insanların bunları bilmesi gerek dediğiniz bulgularınız oldu?</strong></p>
<p>Ö. AKŞİT: Dönem dönem  ilerlerken bu yüzyıl da dahil kadın için sabit görülen davranış olmazsa olmaz ne var diye baktığımda üç anahtar kelimeyi hayretle gördüm; Hüküm, itaat ve susma. Düşününüz;</p>
<p><strong>&#8220;Ağzımı açacak hevesim yok. </strong></p>
<p><strong>Ne söyleyeceğim ki?</strong></p>
<p><strong>Anlatsam da anlatmasam da </strong></p>
<p><strong>Hor görüleceğim bu çağ tarafından</strong></p>
<p><strong>Balı nasıl söyleyeceğim? </strong></p>
<p><strong>Dilimde zehre döndü–</strong></p>
<p><strong>Yazık! Gem vurdu ağzıma despotlar</strong></p>
<p><strong>Ağlasam da gülsem de, </strong></p>
<p><strong>Yaşasam da ölsem de</strong></p>
<p><strong>Kederimi paylaşacak kimsenin olmadığı bu dünya sağ olsun</strong></p>
<p><strong>Keder, acz, pişmanlıklar ve ben. Bu hapishanenin köşeleri</strong></p>
<p><strong>Ben boşuna doğmuşum, </strong></p>
<p><strong>Ağzım mühürlenmeli.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Diyen Afgan şair, Nadia Anjuman (1980-2005)’ın henüz yirmi beş yaşındayken, büyük beğeni toplayan şiir kitabı Gol-e Dudi (Kara Çiçek) yayınlanıp, çeşitli ülkelerde şiirleri  ilgiyle karşılanırken, kitabının yayınlanmasından kısa bir süre sonra, şiir yazdığı gerekçesiyle kocası tarafından dövülerek öldürülüyor. Yani bu çağda bile bazı coğrafyalarda kadının makus talihi bu anahtar kelimeler değişmiyor. Bizde de 1999 yılında İslam’ın kadına tanıdığı ayrıcalıkları feminist bir dille özgürce dile getirdiği için fikirlerini aykırı gören   radikallerin boy hedefi olan ve domuz bağıyla boğularak katledilen bir Gonca Kuriş olayı var o dönemlerde biliyorsunuz.</p>
<p>Tabii Türkiye’deki kadına yönelik şiddet vakalarının çoğu  kadının eğitim hakkını talep etmesi yahut özgürce şiirlerini kitaplarını yayınlaması gibi konulardan kaynaklanmıyor, halkın tabanında böyle bir kaygı yok zaten (gülüyor). Fakat batıya baktığımızda ciddi bir mücadele var. Kadınım-Virginia Woolf adlı kitabımda 19 yy. sonlarında eğitim alma, okullara kabul edilme ve özgürce fikirlerini savunabilmeleri konusunda batıdaki kadınların mücadelelerini anlatmıştım. Çok zor süreçler yaşamışlar ve çetin mücadeleler vererek bugünkü şartları yapılandırmışlar. Tabii sanayileşmenin bunda katkısı da ayrı uzun bir konu.</p>
<p>Bizdeki şiddet olaylarına gelince hüküm susma ve itaat şifreleri yine var arka planda ama ekseriyetle boşanma aşamasına gelen evliliklerde kadının erkekten yana rıza göstermediği bazı taraflarına razı gelmemesinden kaynaklanıyor. Örneğin erkeğin yasak ilişkilerine kabul göstermeyişi, işi olmayan eşin ev içinde ve rollerinde yetersizliği, ciddi madde bağımlılığı, kıskançlık yahut da tarafların ailelerinin evliliklerde fazlaca baskın kontrol sahibi olmaları gibi.</p>
<p>Objektif olmak gerekirse bir de günümüzde son zamanlarda kadının mal ve birikimlerde erkeğin tüm birikimlerinin kontrolünü almak, internetteki uygunsuz yazışmalar gibi marjinal sebepler de şiddeti tetikleyici unsurlar olarak görülüyor,gösteriliyor.. Ama ekseriyetle erkek kendisi bağımsız hareket ederken kadının sınırlarını çizmek, kontrol altında tutmak ve bir şekilde susturmak gibi şiddeti doğuran tutumlarını sürdürüyor diyebiliriz. Ve üstelik genelinde dünyada da böyle yani erkek kendini kadının etrafına yörünge çizme konusunda öyle ya da böyle tatlı yahut sert ruhsat sahibi olarak görüyor.</p>
<p><strong>SORU: Yani tüm toplumlarda erkek kadına hükmediyor, itaat etmesini ve susmasını mı istiyor? Açıklayabilir misiniz çok ilginç bir konu bu.</strong></p>
<p>Ö. AKŞİT: Bunu bir feminist bakışla değil toplumbilimci gözüyle değerlendirerek bulgularımı tarafsız  anlatmanın daha doğru bir yaklaşım olduğunu düşünerek yaklaştım hep olaylara. Erkek olmanın da türlü zorlukları var. Fakat  hakkaniyetsizlikte kadınlara biraz daha fazla pay düşmüş maalesef. Bu konuya bazı insanlar ana tanrıça döneminde çok saygın bir varlık olan kadının dinî emirlerin gereği olarak ötekileştirildiğini söylerken, bazı araştırmacılar bunu doğa ve yaşam şartlarının evriliş biçimine bağlıyor.</p>
<p>Benim bulgum kadının kimlik sürecini tespit eden temel unsurun “kentleşme” sürecine geçiş olduğu şeklinde. Şöyle ki; Tarımın keşfi  sonrası mülkiyet bilincinin yaratılması, hak sahibi olma, sınırları çizme arzusu ve topraklarda çalışacak daha çok nüfusa sahip olma güdüsü kadını doğurganlık vasfından dolayı iş gücünü üretecek temel insan kaynağı durumuna sokuyor ve erkeğin kendi korumasına aldığı bir sınır içinde kalıyor kadın.</p>
<p>Tabii  tek tanrılı dinlerin ilki olan Musa’nın dini, yasaları tebliğ ettiğinde kadının rollerinin erkeğe göre daha çok belirlenip hüküm altına alındığı  ilk kurumsal kutsal  aile kavramı ortaya çıkıyor. Ve o gün bugündür bu yasalar dinden geleneğe evrilerek devam ediyor. Tarih sayfalarını hükmünü tamamlamış tozlu karanlık bir dizin olarak görme eğilimindeyiz, oysa üzerinde yaşadığımız topraklarda geçmişin yazdığı derin bir kültürel sözel miras ve hükümler var.  Teknoloji ve tıp kökten sarsıp değiştirici bulgularla bebeğe anneden sadece X kromozomu gelirken babadan X gelirken bebeğin kız, Y gelirse erkek olarak dünyaya geldiğini ispatlayarak erkek çocuk doğuramamanın yükünü annenin sırtından almış olsa da namus konusunu sadece kadını bağlayan bir gereklilik gibi tek taraflı görmek şeklinde bir anlayış da sürmektedir.</p>
<p>Bir de kadına gerek giyimde gerekse bazı özgürlüklerde kısıtlamalar getirmeyi -her iki eşin de mutluluk ve huzurunu kaçıracak olan  aşırı eğilimler hariç-erkeğin tabiattaki tüm eril canlılar gibi üzerinde hükmünü ilan ettiği varlıklara bir tehdit olarak algıladığı  ve erkek egosu diye özel alana dayalı bir egoya sahip olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>SORU: Kitabınızda dinlerde kadın konusuna da değinmişsiniz. Bu bölümde ezber bozan türde hangi az bilinenlere dikkat çektiniz?</strong></p>
<p>Ö. AKŞİT: Kadının değersizleştirilmesinde ve eve kapatılmasında dini suçlamak konusu mesela. Din olgusu yaşamın düzeninin istikrarı ve insan neslinin erdemli bir yaşam sürmesi üzerine bina inşa eden bir disiplindir. Kadın ve erkeğin rollerini betimler. Din konusu oldukça hassas ve insanların kafalarında türlü türlü yorumlarla kafa karışıklığı yaşadığı bir konu aslında Aslında din ortak erdemlerde birleşmek kaydıyla toplumların bazı geleneksel uyumlu emirlere sahip. Ama insanlar tevhit inancı ve erdemlilik yanı yerine şekilsel  uygulamalarla zihinlerini meşgul ettikleri için esası kaçırıyorlar. Modern çağda olduğu gibi eskiden de erkek ve kadın paylaşım üzerine kurulu bir düzen yürütüyordu. Esası belirleyen aslında yaşam ve coğrafya şartları, tarım toplumlarında  erkeğin de kadının da çalışması üzerine kurulu düzen. Peygamberin döneminde kadınların ticaret yaptığı kaynaklarda var. 12-13. yüzyılda dünyanın ve Anadolu’nun ilk sivil kadın örgütü olan Bacıyan-Rum (Anadolu Bacıları) dokuma yaparak demir döverek ürettikleri ürünleri satarak Selçuklu ekonomisine katkıda bulunan, yaşam şartlarına uyumlu savaş ve mücadelelerde etkin, kılıç kuşanıp yerleşim noktalarını savunan güçlü, özgür ahi kadınlardı ve Müslümandılar. Tarihi çok iyi okumak gerekiyor.</p>
<p><strong>SORU: Peki diğer dinlerdeki kadının ele alınışı ve onların yaşam koşullarına da değindiniz mi?</strong></p>
<p>Ö. AKŞİT: Lilith’den Malala ‘ya Kadın Adı Var dememizin sebebi de bu. Kitabın  yeryüzündeki kadınların genelinin tarihine yaklaşımı tüm dinleri de kapsadığı içerikte geniş bir bilgi paylaşımı var. Mesela Ortaçağ Anadolu’sunda kadının toplumsal manzarası böyleyken Ortaçağ Avrupa’sında kadının adı bile yok. Hatta Antik Yunan ve Roma’dan beri bir mizojini (kadın nefreti) ve hayret verici bir zıtlıkla  erkek için çok eşlilik söz konusu. İslamiyet çok eşliliği getirdi diye düşünenlere bir cevaptır. Hatta şunu rahatlıkla söyleyebilirim; Kadına yönelik küçümseyici, üç şifre; Hüküm, itaat ve susma söylemi Aristo’nun “Tohum- toprak” hipoteziyle kadına yönelik erkeklerde ciddi bakış açısı kazandırmış, kabul görmüş. Özellikle Havva yüzünden cennetten kovuluşu ilk betimleyen Yahudilik ve sonrasında Hristiyanlık bu söylemi beslemiş. Ve yüzyıllarca  eril  bilinçaltını yönetmiş.</p>
<p><strong>SORU: Çok iddialı bir söylem. Peki nedir bu çok güçlü hipotez? </strong></p>
<p>Ö. AKŞİT: Biliyorsunuz  Antik Yunan bilim ve felsefenin doğduğu yer olarak betimlenir Avrupalılar tarafından. Avrupa kendi kültür menşeini Antik Yunan kültüründen ilhamla  betimler. Aristo tohum ve toprağı, kadın ve erkekle özdeşleştirir;” Nasıl ki tohum olmadan toprak kargışlanır bir işe yaramaz edilgendir, tohum etkendir; Erkek de tohumlama yönüyle var olmadan kadın bir işe yaramaz, öyleyse tohum üstündür toprak tohuma boyun eğdiği gibi kadın da erkeğe tabii bir varlıktır. İtaat etmelidir!.” Der.</p>
<p>Bakınız çok çarpıcı bir şey daha; İngilizce ’de Tanrı “He” olarak yani baba, oğul. kutsal ruh olarak tanımlanır. Ve  Allah’ın kelamı, Kur’an-ı Kerim’de  el-ilah kendisini  ne dişi ne erkek olarak fanilerin cinsiyet sınıfından çok daha üstün tanımlamasına rağmen bugün Araplar Müslüman olmalarına rağmen  İngilizce anlatımlarda Allah’tan “He” olarak bahsetmekte hükmetme, koruma ve bağışlama özelliği nedeniyle eril kabul ettiklerini belirterek yönetme sınırlar ve kurallar koyma erkini erkeğin üzerine yüklemekteler. Yani özetle ben burada da dinin kendisinin değil, konuya  erkeğin tanımlama otoritesinin karıştığını düşünüyorum.</p>
<p><strong>SORU: Peki, günümüze gelecek olursak; Çok farklı bir yüzyılda yaşıyoruz. Bilim ve teknoloji örneğin arkeolojik kazılarda bulunan bir kemiğin DNA’sından döneme dair yaşayan insanların yüz profilleri de dahil pek çok karanlıkta kalmış şeyi bulgularla açığa çıkarıyor. Bu konuda kadına bakış açısının değişmesi ekseninde düşünerek ne söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Ö. AKŞİT: Mutlulukla izliyor ve bu bulguların modern çağda insan zihninde  çok şeyi değiştirdiğini ve yeni yaşam koşullarına göre de kadın erkek yaşama birlikte uyumluluğu daha sağlam bir temele oturttuğunu düşünüyorum. Erkek çocuk doğuramadığı için kadının eksik ve suçlu görüldüğü yahut kızlık zarının kalın olmasından dolayı ilk gece bakire olmamakla suçlanıp kapı önüne atılan öldürülen kadınları  düşündüğümde, kadınların okutulduğu zaman kötülüğe meyledeceklerini akıllarının erkekten kıt olduğunu söyleyenlere, nörobilim kadın ve erkek beyninin en ince farklılıklarına kadar aydınlatıp kadın beyninin ne kadar karmaşık ve muhteşem çalıştığını gözler önüne sererek cevap veriyor. Ve hatta erkek çocuğun zekasını anneden aldığını bilim adamları açıkladıklarında içten içe tüm kalbimle teşekkür ediyor gülümsüyorum. Ve her seferinde  usulca, kararlı “Evet…LİLİTH’ DEN MALALA’YA KADININ ADI VAR!” diyorum.</p>
<p><strong>İMGAZETE: Gerçekten de bulgu ve buluşların insanlığı getirdiği bu zihniyet düzeyinde kadınlar da bilim ve bilginin açtığı bu kapılardan geçerek kendilerini başarılarıyla daha iyi tanımlayabilme şansına eriştiler. Kitabınız da kadın tarihinin her çağdaki karanlık sokaklarında bizi gezdirerek geçmişte kadına yönelik zihniyetleri olaylar ve geçmiş öykülerin içerisinden yansıtarak çarpıcı biçimde anlatıyor ve kadına ve genel olarak insanlığa  bugünün değerleri içinde yaşamanın ne olduğunu kıyaslama ve teşekkür etme imkânı sunuyor. Sizce farkında mıyız?</strong></p>
<p>Ö. AKŞİT: Maalesef değiliz. Çünkü bırakınız derin okuyan bir toplum olmayı, okuyan bir toplum değiliz. Bilgi toplumu değiliz, okuyamadıkça da zihnimizde yer eden yanlış kabulleri silemeyeceğiz. Kadına yönelik şiddetin azalmasında en önemli faktörlerden biri de gerçek ve doğru bilgilerle aydınlanmaktır. BİLGİ TOPLUMU OLMAKTIR.</p>
<p><strong>İMGAZETE: Değerli bilgileriniz için teşekkür ediyoruz </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KENDİMİZE DAHA İYİ BAKABİLMEK</title>
		<link>https://imgazete.tr/yalova-cinarcik/kultur/kendimize-daha-iyi-bakabilmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kamböre]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Sep 2024 01:00:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İMKADIN]]></category>
		<category><![CDATA[KÜLTÜR]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji/Sosyal psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap okuyan toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Öncü kadınlar]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal çürüme]]></category>
		<category><![CDATA[Tanzimat]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal çözülme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://imgazete.com.tr/ekonomi-haberleri/?p=988307</guid>

					<description><![CDATA[Post modern denilen  ve  gerçeklik kavramının da pek çok kavram gibi tartışılmaya açıldığı, insanı ve “Biz” dilini esas alan kadim değerlerin post truth (gerçek ötesi) üzerinden ‘doğruların, hakikatlerin, olguların önemini yitirme noktasına geldiği simülatif (kurgu) gerçekliklerle  yer değiştirdiği yeni bir düşünce evreninde yaşıyoruz. Modadan müziğe, siyasetten sosyolojiye, sanattan iletişim teknolojilerine kadar tüm önemli alanlar daha [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Post modern denilen  ve  gerçeklik kavramının da pek çok kavram gibi tartışılmaya açıldığı, insanı ve “Biz” dilini esas alan kadim değerlerin post truth (gerçek ötesi) üzerinden <strong>‘doğruların, hakikatlerin, olguların önemini yitirme noktasına geldiği</strong> simülatif (kurgu) gerçekliklerle  yer değiştirdiği yeni bir düşünce evreninde yaşıyoruz. Modadan müziğe, siyasetten sosyolojiye, sanattan iletişim teknolojilerine kadar tüm önemli alanlar daha şekilsel, yeni kimliklere bürünüyor. Tüketim çağı dediğimiz bu evrede artık “görünüm” öze dair olan ne varsa hepsinden çok daha önemli. Bireyselliğin tümüyle vurgulanarak ön plana çıktığı tüketim sermayedarlarınca çizilen bu yol haritasında başlıca olarak fiziksel ve biyolojik ihtiyaçların sınırsızca karşılanması öngörülürken birey insanın topluma üretken aktif olarak artı değer katması gibi idealist fikirler, sevgi dayanışma vicdan merhamet toplum ve insan sevgisi gibi en olağan olmazsa olmaz duygular geri plana itilmektedir.</p>
<p>Bütün bu evrensel insani değerlerin hem en önemli taşıyıcısı hem de gelecek nesillere aktarıcısı olan kadın ise bu geçiş köprüsünde en önemli noktada durandır. Bu sebeple tüketim kültürünün en önemli hedefi olan da haliyle kadındır. Kadın kimliğinin akılcı ve doğru şekil alması toplum için çok önemlidir. Çünkü kadın toplumun ve değişimin değişik yüzlerini yansıtan bir aynadır. Ayna olmaktan da öte bu yapıyı biçimlendirendir.</p>
<p>Peki bu noktada günümüz kadını nerededir? Kendisini nasıl tanımlamaktadır yahut eleştirel bir bakışla en azından tanımlayabilmekte midir? Hem toplumu hem de kendisi için geleceğe dönük hedefleri planları nedir kadınımızın? Bilinçli kadın profilimiz nedir? Ve hangi ayaklar üzerinde durmaktadır?</p>
<p>Tanzimat’tan bugüne değin toplumun eğitimli aydın, öncü kadınları hep Anadolu kadınının toplumsal üretime daha çok katılması için idealist fikirler ürettiler kadının sosyal hayatta daha saygın ve etkin yer almasının bin bir mücadelesini verdiler, cemiyet çalışmaları yaptılar yardımlaşmayı esas aldılar, dergiler ve gazeteler çıkardılar, fikirler ürettiler , savaş döneminde ve sonrasında her alanda yer aldılar. Bu konuda daha önceki iki sayımızda bahsetmiştik. Aydın düşünen, bilgiyle donanımlı saygın kadınlar olarak her meslek sahasında ön planda söz sahibi olmanın gayretli örneklerini sergilediler. Cumhuriyet ideolojisi de kadını yuvaya bağlı olduğu kadar toplumun meselelerine kafa yoran okuyan düşünen sahalara inen bir kadın olarak tanımlamıştı. İlk kadın valiler, muhtarlar, ilk kadın doktorumuz, hukukçumuz, pilotumuz, sporcularımız, ressam kadınlarımız, sanatçılarımız milletvekillerimiz, akademisyenlerimiz böylelikle ortaya çıktılar. İlktiler öncüydüler coşkuluydular geleceğe dair topluma karşı  sorumluydular, sancılıydılar. Kadınımız için hep ötesini hayal etmişlerdi. Kız çocuklarının yüksek eğitimli, münevver, okuyan bilen aydın insanlar olarak topluma her sahada artı değerler kattığı bir toplumun düşlerini taşıyorlardı. Hepimiz için ciddi mücadeleler verdiler. Kadın tarihi araştırmalarına göz attığımızda verilen emekleri rahatlıkla görebiliyoruz. Bu noktada günümüz kadınları şu soruyu kendilerine sormalıdırlar. Toplumun geneli olarak bizler biz dili ve kaygısıyla daha güçlü yarınları yaratacak şekilde o kadınların   hakkını ödeyebilecek her türlü ciddi bir çabanın içinde miyiz?</p>
<p>Açıkçası, post modernist sanal düzlem üzerinde ilerleyen tüketim dünyası kadının böyle bir rolüyle ilgilenmiyor. Dahası moda ve güzellik sektörü ,medya ve sosyal iletişim ağları kadını önemli bir aktör olarak kullanırken sınırsız bireysel özgürlüğü ve dişi görünümün fiziksel  çekiciliğin ön plana çıkarıldığı uyarıcılarla kadını kapitalizmin hem tanrıçası hem de tüketici kölesi olmaya yönlendiriyor. Kadının aslında çok daha önemli olan aklı ve kişiliği arka plana atılarak kadınlığının etkileyici gücü ve entrikal yönü filmlerde sinema reklam, reality show adı altındaki kavga gürültü, iletişimsizlik ve yozlaşmayı gözler önüne seren kadın programları vb görsel ortamlara taşınıyor. Sık sık birbirinde mutluluğu bulamayan ve gayrimeşru ilişkileri tercih etmekte olan kimseler üzerinden yapılan sorun analizleriyle üstü kapalı ehveni şeri yeğ tutan bir bireysel özgürlük bireysel refah ve mutluluk ön plana çıkarılıp yalnızlık ve mutluluk bağıntısı kuruluyor. Oysa birey tek başınalığıyla, teklikte huzur ve mutluluk bulabilir mi? Aile ve yuva kavramı ile beraber biz dili gitgide terkediliyor aile bireyin sorunlarının kaynağı sevgisiz içi boş sahte bir kurum olarak gözler önüne seriliyor. Şayet  aklıselim düşünürsek günümüz insanına sürekli empoze edilen bu bireysel yalnızlık olgusuyla mutluluk bulabilmiş tek insan var mıdır? Gitgide yalnızlaşan bir birey her türlü negatif yönlendirmeye ve arayışlara hayal kırıklıklarına sonuç olarak da mutsuzluğa  açık olan bireydir.                     Birliğe biz olmaya bu kadar inanan bir kültürle yüzyıllardır mayalanmış bu toplumun  modern insanının yalnızlıkta kendini bulabilmesi mümkün müdür? Toplumun çözülmesi ve sosyal çöküş bireyin sınırsız özgürlüğünün ve  yalnızlığının üst düzeye çıkarılmasıyla daha da hızlanacaktır. Kadın ise toplumsal çözülmenin ve sosyal çürümenin  karşısında duracak en önemli varlıktır, toplumu güçlendirecek mayayı elinde tutandır, yolu yürütendir. Kadınımızın eğitimli aydın inançlı ve bilinçli olması şahsi bir mesele değil önemli bir ülke meselesidir. Bu sebeple kadınımız kendisiyle ve toplumla  ilgili meselelerin yakın takipçisi olmalı bununla da kalmamalı pudrasına fondötenine kişisel bakımına kadın programlarına ve dizilere  ayırdığı zamandan fazlasını bilgiye kültüre ayırmalı ve kendisine daha fazla ve daha iyi bakmalıdır.</p>
<p>Not: Uluslararası Yayıncılar Birliğinin raporuna göre kitabın toplumun ihtiyaç listesinde 235.nci sırada yer aldığı ülkemizde kadın okur sayısı % 3 gibi bir rakam farkıyla  erkek okurdan önde görünüyorsa   kitapların tercih niteliği %65 gibi bir oranla aşk romanları ,kurgu ve biyografik romanlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Araştırma inceleme kitaplarının okunurluğu ise %15 civarında görülüyor. Ortalama TV izleme süresi 6 saat olarak belirtilmiş.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-988308 alignnone" src="http://imgazete.com.tr/ekonomi-haberleri/wp-content/uploads/2024/09/IMG_20230804_025537_713-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-988310" src="http://imgazete.com.tr/ekonomi-haberleri/wp-content/uploads/2024/09/IMG_20230729_002321-247x300.jpg" alt="" width="247" height="300" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>   FEMİNİZM TÜRK TOPLUMU İÇİN NE İFADE EDİYOR?</title>
		<link>https://imgazete.tr/yalova-cinarcik/sosyoloji-sosyal-psikoloji/feminizm-turk-toplumu-icin-ne-ifade-ediyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Kamböre]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Sep 2024 23:58:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İMKADIN]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji/Sosyal psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Toplumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://imgazete.com.tr/ekonomi-haberleri/?p=988295</guid>

					<description><![CDATA[&#160; &#160;      “Kadın ve erkek bir kartalın iki kanadı gibidir. Hiç kanadın biri yaralı olursa kartal diğer kanatla uçabilir mi?” &#160; Feminizm hareketinin ilk ortaya çıkışından itibaren günümüze değin bu kavrama yaklaşımlar oldukça görecelik arz etmiştir. Feminizm bir erkek düşmanlığı mıdır? Ezilen kadının yükselen sesi midir? Batı’daki feminizm anlayışının çıkış noktaları Türk toplumundaki kadın [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;">    <strong> “Kadın ve erkek bir kartalın iki kanadı gibidir. Hiç kanadın biri yaralı olursa</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> kartal diğer kanatla uçabilir mi?”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Feminizm hareketinin ilk ortaya çıkışından itibaren günümüze değin bu kavrama yaklaşımlar oldukça görecelik arz etmiştir. Feminizm bir erkek düşmanlığı mıdır? Ezilen kadının yükselen sesi midir? Batı’daki feminizm anlayışının çıkış noktaları Türk toplumundaki kadın algısı ile ne kadar bağdaşır veya hangi noktalarda ters düşer?                      Bunu anlamak için kadın tarihi araştırmalarına bakıp derin bir okuma yapmak gerekmektedir. Çıkış kaynağı olarak feminizm temelini -kadının bir cins olarak durumunun ve statüsünün tarih boyunca her toplumsal yapıda farklı farklı olduğunu, değiştiğini, değişebilir olduğunu ve değişmeyi de sürdüreceğini kanıtlama esasına dayandırmaktadır. Kadının toplumdaki yerinin iyileştirilmesini ve gerçek bir eşitlik durumunun sağlanmasını savunan cinsiyetçi bakışı reddeden bir kesime karşın, toplumda böyle bir kavramın tartışılabilecek en saçma ve gereksiz bir şey olduğunu savunan anti-feministler de vardır ve fuhşa, dayağa, genelevlerin kurumlaşmasına, kocaların soyadını taşımaya karşı çıkmakta ve kadın haklarını savunmanın feminizm değil insan hakları savunusu olduğunu söylemektedirler. Öyle ya da böyle varlığı apaçık ortada olan bir dengesizliği en sade şekliyle dile getiren Rebecca West’in 1913’teki sözleri anımsatılırsa batılı kadının birinci dalga feminizmi bir eşit öz benlik arayışının ve sosyal eşitliğin sağlanmasının çabası şeklinde yorumlamış olduğu daha iyi anlaşılacaktır;</p>
<p><strong><em>          “Şahsen ben de feminizmin tam olarak ne olduğunu bulabilmiş değilim, tek bildiğim beni bir paspastan ayırt eden duygular ifade ettiğimde insanların bana feminist demeleri…”</em></strong>.<strong>  </strong></p>
<p>Peki, feminizm hareketi nasıl ortaya çıkmıştır?</p>
<p>Eğer bir feminizm hareketi sayılabilirse, daha Romalılar döneminde vatandaşlık haklarından mahrum olan Romalı kadınların senatoyu kuşatarak mülkiyet, miras, evlilik ve daha iyi bir statü için girişmiş oldukları mücadele ilk örnek olarak sayılabilir. Bu hareket tutuculuğunu sürdüren senatoda kabul görerek bir reformla neticelenmiştir, bu gelişmenin ardından Agustus döneminde Romalı kadınlar Abraham Lincoln zamanındaki Amerikalı kadınların sahip oldukları toplumsal, hukuksal ve ekonomik haklardan daha fazlasına sahip olmuşlardır. Ancak ilerleyen süreçte hukukun temeli kabul edilen Roma Hukukunda belirlenmiş olan kadının haklarının daha iyi bir biçimde geliştirilmesine çok büyük bir değişiklik katmamıştır.</p>
<p>Rönesans’a değin üretim toplumlarında 18. yüzyıla değin kadın feodal sistemde çiftlik, tarla ya da atölye işlerinin düşük ücretli işçisi idi. İmalat sanayileri yayılıp, kentler büyümeye başladıkça çalışma yerleri evden, kadınların işi erkeklerin işinden ayrıldı. <strong>“Eve ekmek getiren erkek”</strong> ve ekonomik bakımdan bağımlı <strong>“ev kadını”</strong> kavramları böylelikle doğdu. Sanayileşme ilerledikçe yeni sınıflar yani topraksız işçiler ve gitgide gelişen kentli burjuvazi sınıflar ortaya çıktı.</p>
<p><strong>  “İnsan Hakları&#8221;</strong>  ilk kez 18. yüzyıl Fransız ve Amerikan Devrimleri içinde dile getirilmiştir.</p>
<p>Kadınlar daha iyi bir hayat ve özgürlüklerine kavuşma umudu vadeden Fransız Devrimi içinde oldukça etkin bir biçimde yer almışlardır. Bunun çok net bir sebebi vardı; bırakınız  alt sınıftan kadınları üst sınıfa mensup kadınlar bile devrimden önce kamusal alanlar kendilerine yasaklı olduğu için edebiyat, sanat, toplumun bütününü ilgilendiren siyasi ve sosyal konuların konuşulduğu ortamlara “Erdemin çiğnenmesi” gerekçe gösterilerek alınmıyorlardı kadının ait olduğu özel alan hane içiydi ve orada kalmalıydı. Kadınlarsa alınmadıkları salon, kütüphane gibi kamusal alanlara girme mücadelesi veriyorlardı. Devrim kadınlara belki de umutlarının kapılarını açacak tek yoldu.</p>
<p>Thomas Paine’nin <strong>“The Rights of Man”</strong> (Erkeğin Hakları) başlıklı kitabında man (erkek) sözcüğünün erkekle kadını ayrı tutmadığı ve her iki cinsi de kapsadığı sözde öne sürülmüş olsa da cinsiyet ayrımcılığının sona erdirilmesi için gerçek anlamda ilk mücadele, <strong>“İnsan Hakları”</strong> için mücadele ile birlikte başladı.</p>
<p>Feminist düşüncenin ilk kayda değer adımı Mary Wollstonecraft’dan geldi Paine’nin ardından sosyal adalet konusundaki istemin yalnızca erkek cinsi için gereklilik taşıyan açık, belli bir haksızlık olduğunu gören <strong>Mary Wollstonecraft</strong> 1792’de 300 sayfalık <strong>A Vindication of Rights of Woman </strong>(Kadın Haklarının Bir Savunusu) isimli eseri yazdı.  Bu eser 15 Aralık 1792’de Amerika Birleşik Devletleri’nde kabul edilen Temel Haklar Yasası&#8217;ndan (Bill of Rights) esinlenen önemli bir feminist manifesto idi. Benzeri olmasa da Wollstonecraft’dan yüzyıllarca önce yaşamış olan Meksikalı bilgin ve şair Rahibe Juane Ines eserlerini vermeye uğraşırken kadınların aşk adı altında uğradıkları haksızlıkları ve eğitimde kendilerine fırsat verilmeyişini şiirsel bir dille yapıtlarında eleştirmiş ve Engizisyon mahkemesi tarafından susturulmuştu.</p>
<p>Tüm engellemelere rağmen Ortaçağ’ın skolastik düşünce karanlığından, bireyin aklının tanrı sayıldığı aydınlanma dönemine doğru uzanan o uzun süreç içerisinde bir şekilde sivrilip çıkan ağırlıklarını hissettirmiş kadın suretleri de vardı; Sırp Kraliçesi ve ilk kadın okullarının kurucusu Helen of Anjou, Polonya Kraliçesi Jadwiga, Ortaçağ katibi Christine de Pizan, kadın erkek eşitliği kitabını yazan Marie de Gournay, şair yazar kadın hakları savunucusu Lucrezia Marinella, Jeanne Darc, yazar ve kadın hakları savunucusu Sophia Elisabeth Brenner , Mary Shelley, Kadın Haklarının Deklarasyonu ve Kadın Vatandaşlığı adlı kitabın yazarı Olimpe de Gouges, yazar ve protofeminist <strong>Aphra Behn</strong> -ki Virginia Woolf onun için şöyle yazmıştı; <strong><em>“Aphra Behn’in mezarına tüm kadınlar hep birlikte çiçek koymalılar, çünkü onlara düşüncelerini açıklama hakkını kazandıran odur”</em></strong>-, İngiliz yazar ve retorik <strong>Mary Astel</strong> ve <strong>Mary Wollstonecraft</strong> bu isimlerden yalnızca birkaçıdır.(Mary Woolstonecraft, feminizm hareketinin öncüsü, Liberal feminizmin geleneğinin, genel geçer ifadeyle feminizmin anası olarak bilinir).</p>
<p>1789’da patlak veren Fransız Devrimi özgürlük meşalelerini ateşlerken, kadınların kimliklerini ifade edebilmeleri sosyal statülerini daha etkin bir biçimde tanımlamalarına bir destek oldu. Montesquieu ve Rousseu’ya göre erkeklere ikiyüzlülüğü ve hedefine ulaşmak maksadıyla gerçek duygularını gizlemeyi öğreten varlıklar olan kadınlar cesaret ve girişimlerini, erkekten daha az insan ve daha az vatandaş olmadıklarını devrim sürecinde ayaklanmacılar ve halk arasında köprü vazifesi görerek, eylem ve sözleriyle halkı harekete geçirerek gösterdiler. Erkeğin dörtte biri etmeyen bir varlık olduğunu savunan Fransız ekonomist ve düşünür Pierre-Joseph Proudhon’un düşüncelerinin aksini ispatlayan devrimcilerin önünde yer alan Jeanne Darc ve diğerleri kadının devrimdeki öncü yerinin sembolü olarak tablolarda ölümsüzleşti. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir durum da şuydu;</p>
<p>Devrim herkese “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” vaat ediyordu ancak yine de devrimci erkekler bile kadınların özel alanda kalmayı sürdürerek siyasi haklar talep etmeden sadece medeni haklar çerçevesinde bu “herkes” kavramının içinde kalabileceklerini söylüyorlardı. Burada önemli bir sorun çıkıyordu; Kendi kocasını seçme ve boşanma özgürlüğüne kavuşan kadın siyasi olarak da kendi oyunu kullanmayı talep edebilecek miydi? İşte böyle kritik bir noktada en ilerici devrimci erkekler bile Cumhuriyet kadınının siyasi bir özne olmayı beklemesini erdemsizlik kabul ediyordu. Ama artık kadınları hiç bir şey kolay kolay durduramazdı. Tohum yeni bir başlangıcı yaratacak şekilde bir yerden çatlayacak ve yeşerecekti.</p>
<p>Mary Wollstonecraft da Olimpe gibi Fransız Devriminin yalnızca erkeklere eşitlik ve demokrasi getirdiğini söylemekteydi. Woolstonecraft’a göre sorun erkeklerin insanlığın tek temsilcisi olarak görülmelerinden ve kadınların da rasyonalist düşünce sınırları içinde değerlendirilmemesinden kaynaklanıyordu. Kadınlar görünüşlerine dikkat eden bireyler olarak yetiştiriliyor ve gelenekler ile bastırılıyordu, o kadınların eğitim haklarını savunuyor, insan olarak sığ, aptal ve erkek cinselliği için arzu objesi olarak görülmemelerini istiyordu. Böylelikle Aydınlanma düşünceleri ilk kez Wollstonecraft‘ın kitabında kadınlar için yorumlanırken modern feminizmin de temeli oldu, karşılıklı iki cinsin haklarının ve eşit yaşam şartlarına sahip olmaları gerekliliğini kamuoyuna yansıtmak ve tartışılmasını sağlamak bakımından savunduğu fikirler “feminizm” algısını başlattı.</p>
<p>19.yüzyılda Avrupa’daki modernleşme hareketleri Amerika’da yaşam sağlık özgürlük gibi konularda gerçekleşen devrimlere de ilham kaynağı olmuştur. Bilimsel düşünceyle beraber tıp alanında kaydedilen başarı, edinilen pek çok büyük bilgi buluş ve gelişmelerin batı dünyasının skolastik düşünceden uzaklaşmasına önemli bir katkı sunduğunu söylemek gerekir. Özgür ve bağımsız düşünce skolastik düşüncenin çözülmesine bu çözülme de kadının kendisini ifade edebilmesine olanak sağlamıştı. Ataerkil geleneklerin kadını ikincil varlık olarak erkeğe/kocaya mutlak tabi kıldığı sosyal kabuller de değişmeye başlamıştı.</p>
<p>Burada Sanayi Devrimi ve Kapitalizmin rolünden de bahsetmek gerekir; İngiltere’de feodalizmin sona ermesiyle iktisadi ve siyasi bir eylem olarak ortaya çıkan Kapitalizm ucuz ve çoğulcu iş gücünü esas alan yeni sosyal sınıflaşma ve yeni bir uygarlık meydana getirmiştir. İnsanlar kırsal kesimlerden kentlere, sanayi sisteminin içine çekilmiş ve daha büyük kitleler halinde bu yeni sisteme dâhil olmaları sistemi desteklemiştir. Kapitalist sistemde işgücü ve tüketici olarak kadının da konumu değişime uğramış, kadın sistem içinde farklı roller üstlenmiştir. O güne dek ev içi üretimin hem işçisi hem sahibi rolünde yarı vasıflı durumda olan kadın fabrikalarda işverenlerin de ihtiyaç duyduğu önemli bir iş gücü kaynağı olarak vazgeçilmez nimet olmuştur. Devasa sistemin gereklerinden biri olan üretimin aile dışında yapılması zorunluluğu ile diğer birçok kurum gibi aile kurumu da değişime uğramıştır. Artık iş gücü ihtiyacından kaynaklı kamusal alanlar kadına açık hale gelmiştir. Yeni sistemde ev içindeki işler de kadınların sorumluluklarına bırakılmış kadın özgür haklara sahip olmak isterken her koşulda üretken olmak şartıyla dışarıda ucuz işçi evinin içinde ücretsiz işçi olarak ağır sorumluluklar ile karşı karşıya kalmıştır. Buna rağmen kadınlar özgür olmak direncine dört elle sarılmışlar eski dönemlerin kendilerini hiçe sayan konumlandırma biçimine razı olmaktansa o dönemde ölüme karşı sıtmaya razı gelerek gelecekte elde edebilecekleri daha iyi şartları oluşturabilecekleri umuduyla yeni düzenin şartlarına uyum sağlamayı tercih etmişlerdir.</p>
<p>Feminist hareketler ve aydınlanma çağı insanlarının öne sürdüğü fikirler zamanla kadın erkek ayrımsız daha geniş kitlelerce kabul görmüştür..19.yüzyılın ilk yarısında İngiltere’de <strong>“Chartist”</strong> hareketten, O’ Connor ve Lowet gibi liderlerden destek gelmesine karşın zayıf kalan bu hareketlere açık destek veren ilk siyasî önderlerin başında iktisatçı ve filozof John Stuart Mill’i saymak gerekir.</p>
<p><strong>             “The Subjection of Women”</strong>(Kadınların Bağımlılığı) isimli 1869 yılında yayımladığı eserinde öne sürdüğü fikirle tüm dünyada oy hakkı taraftarlığını körükleyerek liberal feminist konunun gelişmesinde büyük etki yarattı. Ancak John Stuart Mill’in ve bazı hukukçuların kadınların oy hakkı almalarına ilişkin önerilerini öylesine güçlü, siyasal ve kültürel bir direnişle karşılaşmıştır ki kadınlar demokrasilerdeki en asgari vatandaşlık hakkı olan oy kullanma dahi ancak Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde kazanabilmişlerdir.</p>
<p>Jane Austen, Bronte Kardeşler, George Eliot, Elizabeth Gaskel, Virginia Woolf gibi kadın yazarlar, sendikaların kadın-erkek karışık olmasını öngören yasanın kabulünden önce 1874’te <strong>“Kadın Sendikaları Birliğini”</strong> kuran, <strong>Emma Peterson</strong> gibi kadınlar kısa adıyla <strong>NUWS</strong> (National Union for Women Suffrage) olan yasal yöntemlerle şiddete kaçmadan kadınların oy hakkı için mücadele veren bu kuruluşu oluşturan Millicent Fawcet, kısa adıyla <strong>WSPU</strong> olan (Women Social and Political Union) <strong>Kadınların Siyasal ve Sosyal Birliğini</strong> kuran (daha sonra isimleri yöntemlerinin sertleşmesi yüzünden sufrajet olarak anılmıştır) Emmeline Pankhurst gibi isimler sayesinde 1917 yılında Avam Kamarası kadınlara oy hakkı tanımayı reddetmiş olsa dahi siyasî haklarının tanınması hususunda gerekli alt yapıyı hazırlamışlardır. Kadınlara takip eden yıllar içinde diğer hakları da yasalarca verilmiştir. Örneğin evlilik ve mülkiyetlerle ilgili olan iki yasa 1870 ve 1893’te; boşanma ile ilgili olan yasa 1857’de kabul edildi. Böylelikle kadınlar evliliğin bozulması halinde mallarını koruyabilme, çocuklarının velâyetini kocayla birlikte eşit şekilde paylaşma, kocasının sadakatsizliğinin ötesinde kötü muamele ettiğini ve iki yıldan beri terk etmiş olduğunu ispatlayabilmek şartı ile boşanma haklarına sahip oldular.</p>
<p><strong>Birinci Dalga Feminizm</strong> tüm dünya toplumlarında boş bir slogan veya erkeklere karşı güdülen üstünlük mücadelesi, erkek cinsiyetine karşı yapılan bir düşmanlık, kafa tutma olarak değil ahlaksal, dinsel, cinsel, toplumsal, siyasal, hukuksal ve eğitsel alanda tüm insan haklarından kadınların da erkekler gibi eşit ölçüde yararlanmalarını yani birebir bir eşitliği güvence altına almayı hedefleyen kültürel bir akım olarak yerini almıştı, kadınların başta eşitsizlik olmak üzere hukuki engelleri devirmeye yönelik idi. Avrupa’da başlamış ve büyümüştü.                <strong>İkinci Dalga Feminizm</strong> hareketi ise başta Amerika olmak üzere 1960’lı yıllarda başlayıp 1970’li yılların sonuna dek sürdü. Mücadele konuları ise De facto (uygulamada) eşitsizlikler, yasal eşitsizlikler, aile içi işler için ücret talebi, iş yerinde cinsiyetçi yaklaşımın getirdiği sorunlar ve üreme hakları gibi meselelerdi. Eylemciler ABD anayasasına <strong>Eşit Haklar Değişikliğini</strong> (Equal Rights Amendment) eklemek için uğraştılarsa da Kabul edilmedi. Cinsellik pornografi gibi konularda yoğun tartışmalarla biten bu İkinci dalga hareket de toplumdaki cinsiyet rollerinin yıkılması, bir cinsin diğer cinse üstünlüğü fikrinin reddedilmesi ve doğum kontrolünün yasallaşması böylelikle kadının kendi bedeni üzerinde söz hakkına sahip olması için verilen mücadele süreci olarak anılacaktı. “Bedenimiz bizimdir!” sloganı ikinci dalga eylemcilerini hatırlatan sloganları oldu. Kadını erkeğe ve aileye hizmetle sınırlı doğurgan kutsal eş olarak gören, kadının nasıl giyinmesi nasıl davranması ve nasıl konuşması gerektiğinin sınırlarını çizen zihniyete karşı bir başkaldırı idi.</p>
<p><strong>              Üçüncü Dalga Feminizm</strong> Hareketi 1990‘ların ilk yarısıyla başlamış ve ikinci dalganın mutlak eşitlik taleplerine karşıt yönde farklılıkların vurgulanması gerektiği fikrini öne çıkaran bir kadın hareketidir. Üçüncü Dalganın eylemcileri kimliklere önem verip ırkından ve cinsel yöneliminden dolayı eziyet gören kadınları da kapsamına alan bir tutum sergilemiştir.90‘lı yıllar LGBT hareketinin yükselişe geçtiği ve feminizmin üçüncü dalga boyutu içinde kendine yer bulduğu yıllar olmuştur. Bunun önemli bir sebebi üçüncü dalganın farklı dinsel ulusal etnik kökenden kadınlara kucak açtığı gibi, Queer kuramının öncü isimlerinden olan Judith Butler’ın tanımladığı şekliyle heteroseksüel yarının içinde tanımlanamayan kadınların da kendini ifade etmesine olanak tanımasındandır. Oueer hareketi kimlikleri belirsizleştirmeyi ve mümkün olduğunca cinsel kimliklerin sınırlarını genişletmeyi ön görürken Feminist hareket egemen sistemin müdahalesi karşısında kendi kadın kimliğine ihtiyaç duymakta.Bu sebeple fikri olarak kimliksiz bir toplum yaratma hedefini güden Queer hareketi ve kimlik politikalarını aşan Üçüncü Dalga bu noktada birbirini beslememekte ve tartışmalar sürmektedir.</p>
<p>Feminizm zamanlama olarak üç dalgaya ayrılsa da sisteme dair fikir ve eleştiri olarak yedi başlık altında toplanmıştır. <strong>Liberal Feminizm, Sosyalist ve Marksist Feminizm, Radikal Feminizm, Siyah Feminizm, Post modern Feminizm, İslami Feminizm, Varoluşçu Feminizm.     </strong></p>
<p><strong>           Liberal feministler</strong> var olan Kapitalist sistemin içinde var olmalarından ötürü cinsiyet ayrımcılığını sistemsel sorun olarak değil de toplumsal ve kültürel bir sorun olarak görmeyi tercih etmişler sosyalist feministler gibi sistemi değiştirmeyi değil var olan sistem içinde cinsiyet ayrımcılığının giderilmesini istemektedirler. En önemli argümanları <strong>Cam Tavan </strong>(Glass Ceiling) olan liberal feministler eşitsiz iş rekabetini vurgulayarak kadının iş dünyasında belli bir yere kadar ilerleyebildiğini erkek egemen düzende daha ötesine yani üst yönetim birimlerine atanmada şans verilmediğinin altını çizmekteler.</p>
<p><strong>         Sosyalist feministler</strong> söylemlerinde Marx’ın cinsiyet eşitsizliği hakkındaki düşüncelerini esas almışlardır. Hem ataerkilliğe hem de kapitalizme karşı çıkan sosyalist feministler kapitalizmin kadın emek gücünü sömürdüğünü vurgularken ev içi vasıfsız işçiliğin sona ermesi, iş yerlerinde kadın emeğinin sömürüsü ve kreş vs. gibi olanakların bulunmamasının sistemsel sorun olduğunu vurgulayarak sistemin temelden değişmesi gerektiğini savunmuşlardır. 1857-1933 yılları arasında yaşayan, en öncü isim olan devrimci  sosyalist ve Marksist-Leninist Alman politikacı ve kadın hakları savunucusu Clara Zetkin sosyalist feminizmin amaç ve hedeflerini kısaca şu sözlerle özetlemektedir; “Bugün kadının mesleki çalışmasının doğurduğu gelişmeyi ancak sosyalist toplum çözecektir. İktisadi birim olarak aile ortadan kalkıp ahlaki birim olarak aile onun yerine geçtiğinde, aynı haklara, aynı çabaya ve aynı hedefe sahip, erkekle birlikte ilerleyen yoldaş olarak kadın kendi kişiliğini geliştirebilecek, ama aynı zamanda eş ve anne olarak kendi görevlerini de en iyi şekilde yerine getirebilecektir.”</p>
<p><strong> Radikal feministler</strong> kadın emeğinin sömürüsünde temel sorumlunun erkek olduğunu, erkeğin kadınların ev içi emeklerinden fayda sağlayabilmek için aile kavramını sloganlaştırarak kadını tahakkümü altına aldığını savunmuşlardır. Erkek şiddetini örnek vererek kadının tamamen özgürleşmesi için kadını toplumda ikincil konumda bulunmasına neden olan ailenin ve onun temsil ettiği değerlerin ortadan kaldırılması gerektiğini dile getirmişlerdir.</p>
<p><strong>     Siyah feminizm</strong> siyah kadınların hem ırk hem cinsiyet hem de sosyal haklar açısından diğer kadınlara göre daha dezavantajlı konumda olduklarını, diğer feminist akımların coğrafya ve ırk ile sınırlılığını vurgulamıştır.</p>
<p><strong>      Post modern feministler</strong> bütün dünyada tek bir kadınlık konumu olmadığı gibi tek bir eşitsizlik deneyiminin olmadığını genelleştirmenin yanlış olduğunu savunmuşlar, hakikatte var olmayan kadınlık erkeklik, eşitsizlik gibi kavramları sözlerimizle bilhassa toplumdaki bireylerin inşa ettiğine inanmışlardır.</p>
<p><strong>       İslami feminizm</strong> kadınların dini ibadetleri, başörtüsü takması gibi bedeni üzerindeki kararları kendisinin vermesi gerektiğini savunmaktadır. Temel düşünce özgürleşme ve kendi inancı üzerinde kendisinin söz sahibi olmasıdır.</p>
<p><strong>Varoluşçu feministler</strong>, Simone de Beauvoir’in “Kadın doğulmaz, kadın olunur” düşüncesinden yola çıkarak kadının iki seçimi olduğunu bu iki seçimden birinin ona verilen ikincilliğe razı olmak yahut sahip olduğu gücün farkına varıp kendisini aşarak düşüncelerini özgürleştirmek olduğunu savunmuşlardır.</p>
<p>Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk temelden yaptığı yeni devrimlerle Bacıyan-ı Rum teşkilatı kadınının geçmişten getirdiği saygın statüsü ile günümüz çağdaş kadını statüsünü birleştirerek portrelemiştir. Kadınlı erkekli karma yaşamı esas alan bu portrede yer alan cumhuriyet kadını “yan yana, omuz omuza” yaşamı paylaşan, aydın fikirli, eğitimli, topluma artı değer katan üreten bir yoldaş kadın imgesi içindedir. Feminizm batıda kadının dipten yukarıya doğru yükselişini ve bireysel özgürlüklere sahip bir yaşamı temsil ederken, kadın haklarının daha çok dile getirildiği günümüz dünyasında Türk toplumu kadınımız için feminizmin kendi bireysel hakları, özgürlükleri ve toplumsal vazifeleri çerçevesinde ne ifade ettiğini sorgulamaktadır.              <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-988297" src="http://imgazete.com.tr/ekonomi-haberleri/wp-content/uploads/2024/09/IMG-20240909-WA0058-217x300.jpg" alt="" width="315" height="436" />    <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-988298" src="http://imgazete.com.tr/ekonomi-haberleri/wp-content/uploads/2024/09/IMG-20240909-WA0060-240x300.jpg" alt="" width="346" height="433" /></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>

<!-- WP Optimize page cache - https://getwpo.com - page NOT cached -->
