Son zamanlarda demek, biraz naif kaçsa da son zamanlarda herkesin gözü önünde öldürülen Sinan Ateş ve Narin çocuğun magazinleştirilerek siyasetin kurt kapanı zeka gösterisine dönüştürülmesi Uğur Mumcu ve birçok değerli insanın cinayetinin unutturulması satrancının oyun kurucuları ve piyonlarının ülkemiz ve halkımız üzerinde “yaptım, yaparım, çünkü yapabiliyorum” gerçeğini bir kez daha gözümüze soktu. Tabii ölü balık gözümüze. Ölüler diyarında canlı kalabilmiş birkaç gözün çılgın çabasıyla…
Bir insan eceliyle öldüğünde bile geride kalanların bir parçası da onunla ölür. Yaşarken ona karşı bilerek ya da bilmeyerek yaptığımız hataların telafisinin fırsatını sonsuza kadar kaybettiğimiz için.
Tabii o da ölü vicdanımız yoksa. Ama evimizde, ailemizde, akraba ortamlarımızda, çevremizde olup biten sözü, fiziksel, psikolojik, ötekileştiren, kişiliksizleştiren cinayetleri cehalet mazeretleriyle geçiştirebiliriz.
Nihayetinde, neredeyse hiçbirimiz insanı insanca sorgulayacak eğitim kurumlarından geçmedik. Ekmek parası için okutulduk. Merak ettiğimiz, bizi tutkuyla kendine çeken konuları araştıracak maddi, manevi desteği almadık, alamadık.
Kız/kadınsak cımbızla mutfak ikizkenarına bizi riske atmayacak meslekler çizgisini ekleyerek üçgenimizi tamamlayabileceğimiz seçeneğine gönüllü tâbi olduk. Geriye bu üçgenin içine ezber din, gelenek ve aile objelerini yerleştirmek kaldı. Bir de aile reisi gerekliydi bu objeleri canlıymış gibi gösterecek.
Erkeksek şanslı gibi görüyorduk/ gösteriliyorduk kendimize ve öteki cinse.
Öyle ya, sokaklar bizimdi ; sokakta başımıza neler geldiğini saklamak şartıyla ya da biz sokaklara neler yaptığımızı saklamak şartıyla. Erkek dünyasının derin sırlarının şantaj objeleri olsak da kuyruğu dik tutmak racondandı. Gemilerde, askerlikte, yatılı okullarda, çalışma hayatında sırlardan başka şeyler de vardı elbet. Üçgenlere reis
olma hayali. Dış dünyanın rehin tutan içsel/ dışsal çatışmalarının yıkıcı, yakıcı etkisini gönül coşkusuyla reisliğine soyunduğumuz üçgende gidermeye çalışırız, bir süreliğine!
Sıradanlaşmanın konfor alanındayız. Ama reisi konfor alanı. Çocuk denen objeler leyleklerin gagasından düşüverir
üçgenimize. İlk sözümüz ona sevinç gösterisinde bulunmak oldu; sorumluluk şokunu bu da nereden çıktı tepkisi aldı. Yahu iş, aş, cami, cemaat, siyaset derken hani benim gençliğim sorusunun yanıtını tez elden bulduk. Yanıt oracıktadır, “Biz” olma ritüellerinin tam göbeğinde. Kadın bizgillerle erkek bizgiller dayanışmasında.
Ben sana göz yumarım, sen erkek kalırsın; sen bana göz yumarsın, ben sorumluluktan sıyrılırım..
Sorumluluğum senin yasınla sınırlanır en fazla, sana yas tutmamı gerektiren nedenlerin sorgulanmasında değil. Diğer sorumluluklarımı da din üstlenmiş.
Ooohhh. Bundan alâ “şey” mi olur şaiyalar cinnetinde.
Kaç Narinleri veririm bu uğurda. Tıpkı yüzlerce Sinanların yasını tuttuğum gibi. Hem zaten biz ölüler cemaatinde dirilere yer verir miyiz? Yerimiz dar, oyun bu, vicdanlarımıza anca bu kadar oyun sığar zaar…





