Elbette çevre ülkelerin çoğunda, sanayii toplumlarına özgü net bir sınıflaşma ile buna ilişkin açık bir bilinç bulunması, o sırada beklenemez.
Ne var ki gerek gelir gerekse diğer haklarla yükümlülüklerin paylaşımı açısından, katlanılması da aşılması da kolay olmayan bir hiyerarşinin baskısı, küçümsenecek gibi değildir. Bütün bunlara çağının gerisinde kalmanın, içerden, dışardan durmadan yağmalanmanın yarattığı düşük yaşam kalitesini de eklemek zorunludur.
Doğru dürüst bir eğitim görmenin geniş kitleler için ne uzak bir hayal olduğunu hatta, yokluğunun farkına varılamayacak kadar “ yok” olduğunu ise belli ki belirtmeye bile gerek yoktur.
Özetlersek, savaşları, göçleri, yalnızca ilâçsızlıkla, bilgisizlikten öldüren hastalıkları, sakatlıkları, ölümleri, apaçık keskin, net, jilet gibi açlığı, akla gelmeyecek olanaksızlıkları, aşağılanmaları, hepsini kaynatıp karıştırıp bir arada yaşatan işgâlleri görüp yaşayan bu kuşağın aydınları, halklarının unutulmuş üyeleri için buna “ hayır” diyorlardı.
Onlar için üretimden ve aydınlanmadan pay yâni adalet istiyorlardı.
Geçmişin yaralarının sarılmasını, aynı noktaya dönüşün köküyle kökeniyle söndürülmesini talep ediyorlardı. Sartre’daki ayrım açısından bakılırsa halkın herhangi bir üyesini “ kendisi için varlık” saymak olanaksızdı ama kırk kuşağı aydınları için bu konuda karar vermek hiç de o kadar kolay sayılmazdı.
Sıradan denilen insandan öyle büyük bir sevgi ve saygıyla söz ediyorlardı ki, birden bire tiplemeler, karakterlere, bireylere dönüşüyordu. Yüzlerce yıl nimette unutulup, külfette anımsananlar, bazan bu büyük deneyimin öğrettikleriyle büyüyordu.
Onlar, varlıklarının dehlizlerinde insan olmanın olanaklarını, duyarlılık, aidiyet ve bilgeliği keşfedip, destanını yazarken tek bir anı kaçırmamak esastı. İşte böylesi kişilikler ya da tam tersi Sabahattin Ali yazını için çok önemliydi.
Bunca savrulmanın, sindirilmeyen alabildiğine hızlı değişimin zararlı sonuçlarından birisi olarak yabancılaşma ve yozlaşma konusunu işliyordu. Nitekim, nesneleştirilmeye çalışıldığı halde bütünlüğünü, sahiciliğini, onurunu, sevebilme ve özveride bulunabilme yeteneğini korumayı başaran insanı, her yapıtında yüceltmişti.
Onu, halkın değişik kesimlerinde, farklı yerleşim alanlarında bulabilir. Öte yandan aynı ya da çok yakın toplumsal gruplarda( sınıf, zümre, vs. olabilir) olumlu karakterlerin hemen yanı başlarında bütün değerlerini yitirmiş,bunalımlar içinde başka tipler bulunur.
Onlarda, bireylik ya zaten henüz hiç edinilmediğinden ya yozlaşma nedeniyle yitirildiğinden geriye, yalnızca “ kendiliğinden varlık” hali kalmıştır.
Yaşam, boşluk kabûl etmez, belirsizliğe gelemez. Bu kişileri hemen alıp, canlı doğadaki en alt farkındalık düzeyi olan hazcılık basamağına yerleştirir. İçinde bulundukları çevre ve koşullar, hazzı, kiminin asgari ya da azamî refah, kiminin cinsel zevk, kiminin de alkışlanıp önemsenmek olarak somutlamasını sağlar. Tümünde ortak olan yan, o hedefe erişmek için, kendisi de dahil herkese kıymaya ve her değeri çiğnemeye hazır olmalarıdır.
Buna karşılık yozlaşmayanlar, erdemlerini, birbirinden farklı biçimlerde yaşar. Kuyucaklı Yusuf’un Muazzez’inde ve içimizdeki Şeytanın Macidesinde masumiyet ve sahiciliğin bizzat kendisi, okuyucuya güçlü bir kalkan olarak sunulur.
Pisliğin asla tutunamayacağı garip bir arınmışlık vardır. Kötülük gelir çarpar ve onlara duyulan sevginin karşısında eriyip gider. İçimizdeki Şeytanın veznedarı ve Kürk Mantolu Madonnanın Raif efendisinde Dünyanın ve küçük insanlardaki sadizmin tetiklediği saldırganlığın,insanın kendisini savunmasına değmeyecek kadar basit ve tipik olduğu inancı vardır. Dünyayla birlikte kendine karşı da belli bir aldırışsızlık gelişmiştir.
Her birinin bunun için görünür özel bir nedeni vardır elbette ama sanki gizil bir cezalandırılma isteği tümünde ön plana çıkar. Yeryüzündeki bunca acımasızlığın, adına “ ben” denilen küçücük bir parçasının savunulmasıyla arınmayacağına ilişkin bir inanç, masumiyetin kırgın ve yenildiğini sanan öteki yüzü” olarak tanıtılır.
“Sanan” terimi bu noktada gerçekten kilit önemdedir çünkü veznedar, Dünyanın ahlâken temiz kalmaya çalışan parçasının sembollerinden biri olarak gördüğü Ömer’in, sevgisizlik ve acımasızlığa teslim olmadığını, içindeki iki çizginin daha çook savaşacağını bilmez ama gerçek tam da böyledir. Raif efendi Maria Puder’in Onu terk etmediğini yıllar boyunca öğrenemez ama yaşamını yitiren sevgilisinin gerçeği tam da budur.
Yozlaşma karşısında masumiyet, Kürk Mantolu Madonna’nın Maria’sında kendisini beklentisizlik ve yanlışlıktansa yalnızlık formülüyle ortaya koyar.
Kesin olan Sabahattin Ali’nin toplumcu gerçekçilik akımı içinde, birey sorununu, oldukça erken bir tarihte ikinci cephe olarak açmış olduğudur. Bunun en önemli kanıtı, konuların en bireyseli ( her şey gibi toplumsal da olmaktan kurtarmaz bu onu) olan aşka, yazınında da yaşamında da son derece geniş bir yer ayırmış olmasıdır. Yine de onda insanın toplumsal bir canlı olduğu bilinci, hiçbir çalışmasında bir an bile kaybolmaz.
Eldeki kültürün belli katmanlarının, ana hatlarıyla kestirilebilir belli kişilikler yaratabileceği anlayışı, her satır arasından başını gösterir. Ancak olasılık sayısının sandığımızdan renkli ve çeşitli olduğunu sezdirmekten asla geri durmaz.
Bilindiği gibi sosyologlar, sıklıkla geleneksel iş bölümünün benzerlikler dayanışması yarattığına, organik enerjinin güçlü olduğu köy ve kasabalarda konumların ve rollerin davranışları belirleyeceğine bireysel farklılıkların henüz tam anlamıyla doğmadığına ( mekanik dayanışma) değinirler.
Sabahattin Ali, buna karşı çıkmamakla birlikte, sessiz sedasız bu küçücük hareket alanlarına insan denilen canlının ne farklılıklar sığdırabileceğine dair tam bir gösteri hazırlar yapıtlarında…
Ayrıntılar, dramatik öğeler, sıkıcı ve tekdüze sanılan yaşamların duygu çeşitliliğini, düşünsel derinliğini gözler önüne serer. Davranışlarla ekonomik koşullar, hiyerarşik yapılarla istismar ve haksızlıklar arasındaki ilişkiyi durmaksızın sorgular.
Sırça Köşk, Çirkince öyküleri ve elbette üç romanı, her etkenin bir diğeriyle bağlantısı, özellikle, en uzak görünenlerin bile ekonomik temelle ilişkisi konusunda sayınsız bağlantı örneği verir.
Ancak yine de Onu, belli ki, en kötü koşullarda, erdemli kalmak için direnen insanın öyküsü özellikle büyüler. Üstelik söz konusu direncin ne hep kazanması gerektiğini düşünür ne de bu tavrın hep kafa tutması gerektiğine inanır.
Kaldı ki kazanmanın ne olduğu da ayrı bir sorundur. Bunu da zaman zaman kahramanları aracılığıyla tartışır. O, inatla, ısrarla, yozlaşmaya karşı duran insanı, en ağır sosyâl kayıpları sırasında da zafer kupalarıyla kutlayabilir. Sonunda yaratıcısının canına mal olan bu söylemin gerçek anlamını kavramak, biraz da hangi deneyimlerin ürünü olduğu konusuna geri dönmekle mümkündür.
Yazarın bireyselden toplumsala, toplumsaldan bireysele büyük bir incelik ve ustalıkla geçmesi, pek çok okuyucuyu, yanıltabilmektedir.
Yalnızca özel bir konu üzerinde yazılmış sürükleyici bir öykü okuduğunu düşünenlerin yabancılaşma sorununa adanmış pek ilginç bir tartışmayı temelinden kaçırmaları söz konusudur.
Sabahattin Ali’nin atmosfer yaratma ve imgelem oluşturma konusundaki üstün yeteneği, ne yazık ki bazan, tezlerini aktarma başarısını gölgelemektedir.
Söyleşilerinde, bu sakıncayı sezdiğini gösteren işaretler vardır ama O, yine de denizi anlatmak için küçücük bir dalgaya saygıyla bir çakıl taşını atar ve halka halka onunla birlikte evrene doğru genişlemeyi bekler.
E, vardır elbette bir bildiği…
Bu sırrı belki bize gerçekten geri dönmemiz gereken öykücünün öyküsünde, unutulmuş, küçücük bir olay fısıldar.







